Bölüm
İrlanda'da molotofla yükselen aşırı sağ ile Avrupa diasporasında AfD'ye kayan Kürt ve Türk seçmenler, aynı küresel karşı-devrim dalgasının iki ucu; ölçüt değişmiyor — hegemon güce karşı kim savaşıyorsa onu desteklersin, ister İrlanda solu ister Şii ekseni olsun.
12 Eylül darbesi Türkiye solunu silindir gibi ezerken Kürt hareketi gerillalarını Filistin'e çıkarıp bu kıyımdan sıyrıldı, sonra Çekiç Güç'le kurduğu ittifakla büyüdü; Türkiye solu üzerindeki bu asimetrik güç, PKK'nın Devrimci Yolcuları öldürmesinden Taner Akçam'ın Devrimci Yol'u içeriden tasfiye etmesine kadar sürdü.
Erkan Baş Batı'daki eğitimli Kürt kesiminde ciddi bir karşılık buluyor; ona yönelik linç kampanyasının arkasında ise hiç bedel ödememiş bir orta sınıf çetesi duruyor.
Aynı bölümde art arda değerlendirdiği iki korku filmi, korku sinemasının bugün nerede yeni bir şey aradığını iki farklı ölçekten gösteriyor: Backrooms'un liminal mekânı yeniden korkutucu kılma icadı, Obsesyon'un ilişkiyi korku motoruna çevirme denemesi.
Trabzon bir zamanlar CHP'nin ve radikal Kemalizmin kalesiydi, iç göçle adım adım sağa çevrildi; bugünse hem o bastırılmış sol tarih hem de Gürcü mitolojisine kadar uzanan imparatorluk kültürü aynı ihmalin altında kalıyor.
Burak Mengüç'ün videosuyla açtığı 'kim kime Kürt meselesini anlatabilir' zemini, birkaç dakika sonra Erkan Baş'a yöneltilen ırkçılık suçlamasının tam da üstünde durduğu zemin; konjonktürüyle, çarpıtılan cümlesiyle ve DEM'in kendi ırkçılık siciliyle bir linç kampanyasının anatomisi.
Konjonktür değişti, artık ayrım çekmeye gerek yok diyenlere karşı: Kürt halkına değil Kürt siyasetine mesafe koymadan Türkiye solunun bağımsızlaşma şansı yok, ve TİP bu pencereyi kendi adayı, kendi programıyla değerlendirmeli.
12 Eylül'ün solun direniş gücünü lağvetmesinden doksanların 'entübe sol'una, Apocu paradigmadan Halk Cephesi'nin PKK tanımına uzanan bir kendine yabancılaşma tarihi.