Yazı

Solun Kendine Yabancılaşması: Apocu Paradigma, Alman Yüzleşmesi ve Halk Cephesi'nin Tanımı

12 Eylül'ün solun direniş gücünü lağvetmesinden doksanların 'entübe sol'una, Apocu paradigmadan Halk Cephesi'nin PKK tanımına uzanan bir kendine yabancılaşma tarihi.

Limbo # Erkan Baş draması, Backrooms-Obsession ve okuma önerileri

Darbe rejimi neden tutundu? Cevap basit: Türkiye solu kendi eliyle kendi direniş gücünü lağvedince tutundu . Darbenin resmî söylemi "tarafsızız, sağcı değiliz" derken , ortada Türk, İslamcı, Amerikancı bir cunta duruyordu — bütün solu kırımdan geçiren, binlerce insanı işkencede öldüren, sürgüne yollayan, balkondan atıp intihar süsü veren bir rejim . Yöntem sıradan bir devlet şiddeti değil, kurgulanmış bir infaz biçimiydi: cezaevi aracından ittirip "iki adım atınca kaçtı" diyerek arkadan vurmak . Bunu Oğuzhan Müftüoğlu'na da denediler .

Oğuzhan Müftüoğlu ve Bitmeyen Yolculuk

Dev-Genç kuşağından, THKP-C saflarından gelen Müftüoğlu, Devrimci Yol'un kurucu kadrosundandı; 12 Eylül sonrası ana Devrimci Yol davasının bir numaralı sanığı oldu, 11 yıl hapis yattı. Adnan Bostancıoğlu'nun yıllar süren söyleşisinden derlenen Bitmeyen Yolculuk (Ayrıntı Yayınları), Dev-Genç'ten 12 Eylül sonrasına uzanan bu tarihin ilk elden anlatısı.

Bunların büyük kısmı o kitapta zaten yazılı . Ve tam bu noktada, kaçmanın ötesinde bir başka çürüme örneği var: Devrimci Yol'un içinden çıkıp bambaşka bir yere savrulan isimler .

Bildiğim kadarıyla bu arkadaşla ilgili hiçbir hesaplaşma yapılmamış — ve bunun nedeni siyasetin kendi fiziğinde yatıyor: bir alan boş kalınca kendiliğinden daha da açılır, üç birim basınca üç birimle karşılık vermezsen geriler, dört uygularsan kendi tarafına iter, rakip beş uygularsa seni kendine doğru çeker . Aktif bir aksiyon almadığın her an, aslında gerilediğin andır .

Asıl teşhis şu: geniş Türk kesimlerini radikalleştirebilecek, politize edebilecek güçler kendi kendini lağvedince, geniş Türk halkı darbecilerin argümanlarını sünger gibi emmeye başlıyor . Ve bu boşlukta solun tabanı giderek Alevilere ve Kürtlere doğru sıkışıyor — kaçınılmaz, çünkü Türkleri kaybettin, darbe geldi, kendi hegemonyasını kurdu ve karşısına dikilecek bir mukavemet gücü bırakmadın . Sonuç olarak bütün bu alan komple PKK'ya kaldı , ve doksanlarda solda inanılmaz bir aşağılık kompleksi doğdu: kendi halkına derdini bir türlü anlatamama hissi . Bir arkadaşının tarifiyle bazı hareketler öyle bir psikolojiye giriyor ki,

Kürt hareketinin kucağında entübe halde ancak Türkiye Solu yaşayabilir
sanıyorlar. Kırmamak için adını vermeyeceğim bir hareket, yüz seksen derece dönüp Apocu paradigmanın bütün tezlerini benimsiyor ve siyaseten intihar ediyor — bugün o hareketten Türkiye içinde tek kişi kalmamış durumda .

Zıvanadan çıkışın vardığı yer ise iddiaya göre şu: Bolşeviklere karşı savaşan beyaz ordu mensubu, antileninist, antikomünist bir Ermeni militanını, sırf Ermeni olduğu ve Talat Paşa'yı vurduğu için kahraman ilan etmek .

Soğomon Tehliryan ve Nemesis Operasyonu

Tehliryan, I. Dünya Savaşı'nda Rus ordusu bünyesindeki Ermeni gönüllü birliklerinde savaştı; Ermenistan Cumhuriyeti'nin 1920'de Kızıl Ordu tarafından işgalinin ardından Taşnak çevrelerinde Sovyet karşıtı saflarda yer aldı. 1921'de Berlin'de İttihatçı lider Talat Paşa'yı, Taşnaksutyun'un düzenlediği "Nemesis Operasyonu" kapsamında öldürdü; Alman jürisi onu soykırım travmasıyla geçici cinnet gerekçesiyle beraat ettirdi.

Böyle bir şey, kendine yabancılaşma durumu yani, yaşanan şey.
Çünkü Pontus Soykırımı, Süryani Soykırımı üzerinden kendi halkına "sen iğrenç bir soykırımcı halksın" diyerek kimi ikna edeceksin zaten — içerik yanlış olmasa bile bu ne biçim bir stratejidir . Ve bunun bir adı var: Alman yüzleşme stratejisi . Avrupa Birliği üzerinden Türkiye'ye dayatılan, AB fonlarıyla beslenen "mozaikçi" bir ekibin taşıyıcılığını yaptığı Nazi tipi bir yüzleşme modeli bu — Türkiye'nin tarihiyle hiçbir ortak yanı yokken, esas amacı Avrupa Birliği hegemonyasını, özünde Alman hegemonyasını hem Rusya'ya hem Türkiye'ye dayatmak . Sonuçlarından biri de Holokost'un önemsizleşmesi: herkesin soykırımı varsa, Almanların yaptığı da sıradanlaşır .

Bütün bunun sonunda Kürt siyaseti, Serxwebûn'dan Azadiya Welat'a kendi yayın organlarında doksanlara kadar sadece Türkiye Soluna değil bir bütün olarak Türklere düşmanlık üretiyor — temel bir karşıtlık stratejisi bu .

Apocu Paradigma / Demokratik Konfederalizm

Abdullah Öcalan'ın 2000'ler sonrası geliştirdiği, Marksist-Leninist ulusal kurtuluş çizgisinden kopup Murray Bookchin'in komünalizminden beslenen, ekoloji ve feminizmi de içine katan post-Marksist siyasi çerçeve. Devlet kurmak yerine özerklik, doğrudan demokrasi ve öz yönetime dayanır.

Doksanlara geldik, Sovyetler yıkıldı, artık etnik milliyetçilikle liberalizm arası bir yerde konumlanan Kürt siyaseti, devletin kendine karşı İslamcı Kürtleri de kullandığını görüp Kürdistani bir çizgi izlemeye karar veriyor : Türklere sürekli "giydirirsen" Kürtlerin hepsini kazanırsın hesabı . Bunun adı gayet nettir — bütün sınıfları birden kazanmaya çalışan her hareket, milliyetçi bir temsiliyettir .

Bu hareketi en iyi tanımlayan da, ironik biçimde, Halk Cephesi olmuş . 2014'te PKK'ya yönelik bir çıkış yaparak

Burjuva reformist Kürt milliyetçi hareket.
demişler — sosyalizm perspektifi yok, düzen değiştirme perspektifi yok, kendi demokrasi paradigmasıyla AKP'yle uzlaşarak düzen içi bir aktör olmaya çalışıyor, bugünkü müzakere sürecinde de bunu görüyorsunuz . Bu tanım o kadar isabetli ki bugün DEM Parti'nin de hiçbir fonksiyonu kalmamış durumda; devlet artık doğrudan örgütle konuşuyor .

Halk Cephesi

DHKP-C'ye (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi, 1994'te Dursun Karataş liderliğinde kurulan yasa dışı Marksist-Leninist örgüt) bağlı olduğu iddia edilen yasal kitle örgütlerinden biri; TAYAD ve Devrimci Gençlik Federasyonu ile birlikte örgütün siyasi çeperini oluşturur.

2014'te bu tanımı savunmanın bedeli ağır oldu: "emperyalizmin kucağına oturdu" ifadesine öyle kızdılar ki Halk Cepheliler'i Türkiye'nin her yerinde komaya sokana kadar dövdüler, Gazi'de ve Okmeydanı'nda çatışmalar çıktı . PKK ile DHKP-C zaten kendi aralarında problemli hareketler — biri sosyalist, diğeri değil, ve bu ayrım sürekli vurgulanıyor .

Çizgi net: Kürt halkının haklarını koşulsuz savunmak başka şey, Kürt siyasetiyle mesafe koymak başka şey . Çünkü Apocu paradigma AKP'yle birlikte gerçekleştirilebiliyor, sosyalist Türkiye hayali AKP'yle birlikte gerçekleştirilemiyor — bu kadar basit bir çıkar çatışması, biri uzlaşırken öteki mücadele etmek zorunda kalıyor . Buna karşı gelen "en sosyalist biziz, siz kimsiniz" saldırısı da kırk yıldır aynı: amacı Kürt toplumunun siyasi tekelini ele geçirmek, ihtiyaç duyduğunda da batıdaki Türkiye Solu unsurlarını kendi çeperine ekleyip "benim derdimi siz anlatın" demek .

Oysa Türkiye İşçi Partisi bağımsız bir biçimde yüzde birlik eşiği kırmış, Meclis'te sosyalizmin sesi olmuş ; Erkan Baş bugün Diyarbakır'a gitse selam vermeyeceği kapı yok, Kürt halkı onu Demirtaş kadar olmasa da o kadar samimi buluyor . Bu yüzden bu hareketler Türkiye Solu'nun kontrol edilemez hale gelmesinden aşırı korkuyor — çünkü 2014'te bir kez yaşandı zaten.

Bu bir "Freak Show"du, ÖDP'nin çöküş anının bir tekrarı : Türkiye Solu, Kürt hareketinin acentesi olmanın ötesine geçemeyerek kendini inanılmaz derecede alçalttı . O yapı tasfiye edildi, sorumlularının çoğu yurt dışına kaçtı, tanıdığım en sol arkadaşlar bile şimdi apolitik liberaller haline geldi — çünkü zaten başından beri öyle bir amaçları yoktu . Nasıl zehirlendiğini Türkiye sorununun kendi içinden görüyorsunuz .

İleri Okuma

Paylaş