Yazı

Korkunun İşe Yaramadığı An: NATO Tutuklamaları ve Deniz Göktaş

Ankara'daki NATO zirvesi öncesi yüzlerce sol aktivistin tutuklanması devletin korkutma stratejisinin en somut hali; Deniz Göktaş'ın hapse girmeyi göze almış bir figür olarak yükselişiyse bu stratejinin neden tutmadığının kanıtı.

Limbo # Deniz Göktaş çağı, Ankara'da Nato işgali ve kitap tavsiyeleri

Ankara üç gündür adliyede yaşıyor. Zeki'nin bu bölüme gelememesinin sebebi de bu: gözaltına alınanların arasında o da var, üç gündür adliyede bekletiliyor . Rakam kendi içinde bile kararsız — önce iki yüzden fazla gözaltıdan söz ediliyor, sonra üç yüze yaklaşıyor , yüzü tutuklanıyor , derken sayı iki yüz otuz dokuza çıkıyor . Ama rakamın tam nerede oturduğundan çok, mantığın nerede oturduğu önemli: NATO'yu protesto edebilecek ya da bu eyleme herhangi bir şekilde dahil olabilecek herkesi, olmuş bitmiş bir suç üzerinden değil, olabilecek bir ihtimal üzerinden toplu halde içeri alıyorlar . Bunun adı bir hukuk mantığı değil, bir kırılganlık algısı .

Ama bu toplu tutuklama aracı ayrım gözetmiyor değil — tam tersine, ayrımı çok titiz yapıyor . Bir örgütsel yapıya doğrudan çökmekle, o yapının dergisinde yazan birini almak ayrı bir düzlem; sosyal medyada savunduğu bir argüman yüzünden, hiçbir eylem yapmadan birini tutuklamak bambaşka bir düzlem — Kaos GL'de yaşanan da tam olarak buydu .

Toplu tutuklamanın kime uygulanabildiğinin sınırı da tam burada ortaya çıkıyor. Otuz kırk kişilik dergi çevreleri kitleselliği olmadığı için varlığını militan, radikal eylemlerle gösteriyor; devlet de "bunlar kesin karışır" diye kırkının hepsini birden alabiliyor . Ama aynı devlet on bin kişilik bir partinin on bin üyesini tutuklayamıyor — sayı, kendi başına bir koruma haline geliyor . Tahminim şu: bu kırk kişi de NATO süreci geçtiği gibi bırakılacak . Çünkü ortada gerçek bir suç yok zaten:

Aslında var olmayan bir suçtan tutuklanıyorlar. Tabii hukuk falan hak getir olduğu için yani şöyle arkadaşlar, bu en son Orta Çağ'da vardı, yani ben senin bir suç işleyeceğine inanıyorum. O yüzden seni şu an silahla esir ediyorum. Sen ben ne zaman istersem o zaman çıkacaksın. Bunun adı hukuk değil.

Hatta töre bile değil bu — töresel bir suç sayılabilmesi için toplumun o davranışı en azından kendi içinde bir problem olarak görmesi gerekir; burada toplum bunu suç olarak görmüyor bile . Geriye tek bir ilişki kalıyor: benim gücüm var, seni esir ediyorum, senin yapabileceğin bir şey yok .

Bunun uluslararası bir mantığı da var: herhangi bir NATO ülkesinde NATO karşıtı bir protesto, "Avrasya güçlerine" cesaret verir diye düşünülüyor — yani NATO'nun demokratik görünme ihtiyacının bedelini o ülkenin kendi muhalifleri ödüyor . Öğretmen grevinin apar topar bitirilmesi de aynı tehditle bağlantılı olabilir: bitirmezseniz hepinizi terörden tutuklarız denmiş olabilir .

Operasyonun kendini meşrulaştırma refleksi de aynı kalıptan çıkıyor: sola yönelik bu dalgayı dengelemek için eşzamanlı olarak iki Selefi hücreye de çöküyorlar — "biz sadece sola değil, herkese operasyon yapıyoruz" izlenimi versin diye . Bu numara yeni değil: Ergenekon davasında da Yalçın Hoca'yla Sedat Peker aynı torbaya konmuştu, "madem böyle bir mafya lideri bile bu davada duruyor, dava haksız olamaz" dedirtmek için .

Sonuç tahminim değişmiyor: NATO süreci bittiğinde çoğu serbest kalacak, bir kısmı da başka bir bahaneyle uzun süre içeride tutulacak .

Deniz Göktaş etkisi

Devletin bu tutuklama silahının artık eskisi kadar keskin olmadığını gösteren örnek, başka bir isimde toplanıyor. Bundan sonra bu bağlamda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, çünkü toplum normalde düzen dışı olan bir şeyi düzen içi hale getirmeye çalışıyordu; şimdi düzen dışı kalan şey, yaşanan siyasi kaymayla birlikte destek görmeye başladı .

Deniz Göktaş kimdir?

1994 Ankara Mamak doğumlu, ODTÜ inşaat mühendisliği ve psikoloji mezunu, kara mizah ve siyasi esprileriyle tanınan stand-up sanatçısı ve podcastçi. 2026'da sahnelediği ve bir haftada 8 milyondan fazla izlenme alan "Ölü Deniz" gösterisi sonrası hakkında soruşturma açıldı; 2 Temmuz 2026'da İstanbul Havalimanı'nda pasaport kontrolünde gözaltına alındı.

Buna bir "Deniz Göktaş patlaması" diyorum — kendimi de bu dalganın içine katıyorum: "belki de bana da bu yüzden sahip çıkıyorsunuz" . Asıl argümanım hesap üzerine kurulu: bu kadar tutarlı, bu kadar sağlam bir sosyalisti hapse atarsanız en fazla bir yıl tutabilirsiniz; adam çıktığında kahraman olarak çıkar .

Örneğim ilk bakışta alakasız görünüyor ama meseleyi tam ortasından vuruyor:

Hamaney nasıl öldü?

İran'ın dini lideri Ali Hamaney, 27-28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in ortaklaşa yürüttüğü hava saldırılarında öldürüldü; ölümü İran devlet televizyonunca 28 Şubat'ta doğrulandı.

Hamaney zaten kendi Şii devrimci ideolojisi içinde yapabileceği her şeyi yapmıştı — Irak'a karşı savaşmış, Amerikalılara ve İsrail'e karşı mücadele etmiş, kırk beş yıl ülkeyi yönetmişti . Tek eksiği şehit olmaktı, bütün konuşmalarında bunu istediğini söylüyordu . Amerikan alıklığı da onu öldürerek tam istediğini verdi: artık İranlı Şiilerin gözünde ölümsüz bir rehber . Deniz Göktaş'ı içeri atmanın riski de bu — istediğiniz sonucun tam tersini üretmek.

Korku bir silahtır, ama yalnız korkarsan işler

Deniz zaten bunu göze almış biri; hayatı boyunca sosyalist, daha önce eylemlere gitmiş, gözaltı yaşamış, işkence görmüş — her sosyalistin yaşadığı şeyi o da yaşamış . Bugün yüz arkadaşlarını tutukladılar, yarın kendisini de tutuklayabilirler :

Arkadaşlar bu bizi korkutmaz.

Bunu ailelerine bile tembih ediyorlar, çünkü bütün mesele korkutmak üzerine kurulu: bir adamı içeri atıp "size neler yaparız" dedirtmeye çalışıyorlar, sistemin kendisi bu refleksin üzerinde duruyor . Korkunun kendisi de bir hayatta kalma sorunu: nefes dengesini bozan, insanı olduğu yerde sabitleyen, doğada ölüme götüren bir memeli refleksi — tam da bu yüzden bilinçli olarak reddedilmesi gerekiyor .

Ne yapıyorlarsa iki misli gideceksiniz. Bunun taktiği budur yani. Dolayısıyla hiçbirimiz bundan korkmuyoruz. Hepimiz buna hazırız. Hiç sorun yok. Hadi gelsin tutuklasın.

Örneğim Yalçın Küçük — on yıl hapis yatmış bir adam :

Yalçın Küçük kimdir?

Sosyalist akademisyen ve tarihçi (1938–2026). 1971 darbesinden sonra ODTÜ'den ihraç edildi; 1983'te "Bir Yeni Cumhuriyet" kitabı yüzünden tutuklandı. Ergenekon soruşturması kapsamında 2009 ve 2011'de yeniden gözaltına alındı, 2013'te 22 yıl 6 ay hapis cezası aldı, 2014'te tutukluluk süresinin dolmasıyla tahliye oldu. "Tekelistan" serisinde Türkiye'nin sermaye ve bürokrasi çevrelerinde Sabetaycı kökenli isim değişimleri olduğunu iddia etti; bu tez adı geçen çevrelerden art arda hakaret davalarına yol açtı. 6 Nisan 2026'da öldü.

Anlattığım anekdot da tam bunun üzerine kurulu: adını vermediği bir sermaye grubu hakkında "bunlar İbranidir, Sabetaycıdır" yazdığı için o grup defalarca dava açmış . Ama en sonunda patronun kendisi vazgeçmiş — "adam kaç yıl yattı zaten, boş ver, açmayın, ben bu adamla uğraşamam" demiş . Çünkü Yalçın Hoca'nın tavrı zaten baştan belliydi:

Girmemiz mi gerekiyor gireriz, yarın da çıkarız, böyle yapılması gerekir bu işler.

Hapisten korkmadı, girdi çıktı — ve tam da bu yüzden hapis, ona karşı bir silah olarak hiç işlemedi . Bir tutuklama ancak korkutursa bir silaha dönüşüyor; korkmayan biri için aynı tutuklama, elinde patlayan bir cihazdan farksız.

İleri Okuma

Paylaş