Yazı
NATO'nun Hiçbir İlkesi Yok
NATO'yu demokrasi adına savunan bir yazının her dayanağı, ittifakın kendi sicili karşısında dağılıyor: kurucusu diktatör, aygıtı kontrgerilla, refahı sömürü, tehdidi Batı'nın kendisi. Ortada korelasyon bile yok; mesele en sonunda silahların kime çevrileceğine geliyor.
Limbo # Zeki Avci ile A'dan Z'ye Natoculuk. ↗NATO 1949'da on iki kurucu üyeyle kuruldu, ve bu on ikiden biri Salazar'ın Portekiz'iydi . Zeki'nin hatırlattığı gibi Salazar, diktatör kelimesini kelime anlamıyla karşılayan bir isim: Estado Novo, yani "yeni devlet", insanların zorla kaybedildiği, işkenceden geçirildiği klasik bir diktatörlüktü. Amerika, Portekiz'in Atlantik'teki askeri değeri uğruna rejimin ideolojik yapısını olduğu gibi görmezden geldi . Ve bu göz yumma bir kaza değildi: Salazar, 1974'te Karanfil Devrimi kendisini devirene kadar çeyrek yüzyıl boyunca ittifakın bir numaralı müttefiki olarak koltuğunda oturdu . İşin başında böyleydi, tepesinde de öyle. Zeki'nin döktüğü listede ikinci isim Heusinger: 1961'de, Soğuk Savaş kızışırken NATO'nun askeri kanadının en üst adamı ve Hitler'in savaş planlarında en çok güvendiği generallerden biri . Kadronun büyüklüğünü de ben ekleyeyim: o ilk genelkurmayda on, on iki isim Nazi, silahlı külahlı Naziler .
Oysa tam da bu sicile rağmen ortada bir yazı duruyor: NATO'dan çıkmanın Türkiye'yi demokrasiden uzaklaştıracağını, hatta Rusya ve İran benzeri otoriter rejimlere yanaştıracağını savunuyor; yazarı Zeki'nin üniversiteden eski hocası olduğu için mesele biraz da kişisel . Ama iddia duygudan bağımsız, bir bilimsel önerme gibi tartılmayı hak ediyor. Zeki'nin koyduğu iki koşul da bu: içeride kalınca demokratikleşmemiz, dışarı çıkınca da antidemokratikleşmemiz . Salazar'ın çeyrek asrı, daha ilk koşulu boşa düşürüyor.
Salazar, Estado Novo ve Karanfil Devrimi
António de Oliveira Salazar 1932'den itibaren Portekiz'i "Estado Novo" (Yeni Devlet) adını verdiği korporatist bir diktatörlükle yönetti; muhalefet PIDE gizli polisiyle bastırıldı, sömürgelerdeki (Angola, Mozambik) bağımsızlık savaşları kanla ezildi. Portekiz 1949'da NATO'nun on iki kurucu üyesinden biriydi. Rejim ancak 25 Nisan 1974'te ordu içindeki sol subayların yaptığı, halkın askerlerin namlularına karanfil taktığı Karanfil Devrimi'yle yıkıldı. Adolf Heusinger ise Wehrmacht'ın harekât şefiydi; savaştan sonra 1961-1964 arasında NATO Askeri Komitesi'nin başkanlığını yaptı.
Portekiz istisna olsa neyse. Ama örnekler zincir halinde geliyor. Yunanistan'da 1967'de, Prometheus operasyonu diye bilinen darbeyle, sol bir ayaklanmanın komünizme dönüşeceği korkusuyla, NATO'nun resmen organize ettiği bir biçimde orduya Albaylar Cuntası kuruldu; bugünkü Altın Şafak'ın öncülü olan radikal Helenistler eliyle . Ardından gelen bilanço Zeki'nin ihtiyatlı tahminiyle bile ağır: binlerce işkence, yüz bine varan tutuklama, yüzlerce infaz, zorla kaybetmeler . Bir NATO ülkesinde bu olur mu diye ortalık kıpırdayınca, sonradan Nazilerin yönettiği Batı Almanya ile Britanya devreye girip cunta sonrası Yunanistan'ın ittifaktan çıkarılmasının tartışılmamasını sağladılar . NATO üyeliğiyle demokrasi arasında doğrudan bir korelasyon aramak, tam da burada boşa çıkıyor .
Türkiye'ye gelince zaten söylenecek çok şey var. 12 Mart ve 12 Eylül olurken, "bizim çocuklar başardı" diyenler Türkiye'yi NATO'ya sokan adamlardı; ve bu darbeler sırasında, sol bastırılırken, sendikalar dağıtılırken, 1961'de kazanılmış yurttaşlık hakları geri alınırken, bir tek NATO ülkesi çıkıp göstermelik bir itirazda bile bulunmadı . Fatsa'da bütün bir halk kırımdan geçirildi; Terzi Fikri'yi büyük ihtimalle darp ederek öldürdüler, kalbi durdu deyip bıraktılar . 12 Eylül'ün ilk gecesinde tek başına Artvin'den altı yüz kişi dağa çıkıyor, insanlar çoluk çocuk kendilerini ormanlara atıyor, ve yine de operasyonlarla tek tek öldürülüyorlardı. Böyle bir siyasal kırım yaşandı bu ülkede. Bu da yalnız NATO ülkelerine özgü değil: Endonezya'da Suharto darbesiyle bir buçuk milyon komünist öldürüldü, o dönemin NATO'su arkasında durdu; Pakistan'da İslamcıların önünü açan darbenin arkasındaydılar; Şili'de Allende devrilirken ABD bütün istihbarat, askeri ve ekonomik gücüyle oradaydı, ardından Chicago Boys gelip ülkeyi baştan aşağı yeniden kurdu . Yani NATO dediğiniz yapı darbeleri ya doğrudan destekliyor ya da dolaylı olarak arkasında duruyor .
İsrail'in bu Nazilerle bir derdinin olmaması da tam bu mantığın parçası. Onların derdi ezilen Yahudilerle değildi hiçbir zaman; Yahudiler egemen bir devlet kurup Nazizme benzer bir Siyonist ideoloji ürettiğinde, o devletle sorunsuzca müttefik oldular . Demek ki mesele demokrasi ya da soykırım karşıtlığı değil, çıkar. NATO'nun içinde kalmakla demokratikleşme arasında zorunlu bir ilişki yok; Zeki'nin dediği gibi, bırakın nedenselliği, korelasyon bile yok .
İşin kara mizahı, bu yapının hangi hammaddeden kurulduğunda. Sol hareketlerle mücadelenin bütün bilgi birikimi Nazi istihbaratının elindeydi. Gehlen örgütü, yani ileride kontrgerillayı doğuracak temel yapıların çekirdeği, doğrudan Nazilerden devralındı; Otto Skorzeny gibi bir Nazi subayı sonradan MOSSAD için çalıştı; Japonya'da Kempeitai'nin faşist kadroları CIA'e alındı . İkinci Dünya Savaşı'nda yenilen mihver devletlerinin faşist unsurları neredeyse toptan devşirilip antikomünist siyasette kullanıldı. Bunun bahanesi de vardı üstelik: bu adamlar Sovyetlerle mücadelede tecrübeliydi, uzmanlıklarına, liyakatlerine başvuruluyordu . Holokost, bu liyakat maddesinin kendisiydi; kendi ülkesinin insanlarını Gestapo'ya teslim etmekteki başarı, bir uzmanlık kalemi olarak sayılıyordu . NATO'nun demokrasiyle akrabalığı buradan başlıyor.
Buraya kadarı "dışarıda" olanlar, ve savunanların hazır cevabı da burada başlıyor: tamam, NATO dışarıda kirli işler yapmış olabilir, ama kendi içinde demokrasiyi savunur, hatta ilerletir . Yazının gizli tezi de bu cümlenin altında duruyor. Oysa NATO'nun kendi üye ülkelerinde, merkezindeki Belçika dahil, koruduğu şeyin adı bambaşka. Zeki bunu tek cümleye indiriyor:
Hiçbir ülkede demokrasi değildir, her ülkede istikrardır.
Bu ayrımı somutlamak için İtalya'ya bakmak yeter. Gladio kurulduğunda NATO bir psikolojik harp yöntemi izledi, gizli ordular kullandı: strategia della tensione, yani gerginlik stratejisi. Toplumu gererek, milleti korkutarak yönetmek . Kızıl Tugaylar yapmış gibi gösterilen, sivillerin öldüğü bombaları aslında bu kontrgerilla patlattı; yıllar sonra dürüst savcılar araştırdığında, bombaların NATO envanterinden gelen C4'ler olduğu ortaya çıktı .
Gladio ve gerginlik stratejisi
Gladio, NATO'nun Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa ülkelerinde kurduğu gizli "kal-arkada" (stay-behind) ordularının İtalya'daki adıydı; olası bir Sovyet işgaline karşı direniş bahanesiyle kuruldu, pratikte sol hareketlere karşı kullanıldı. "Strategia della tensione" (gerginlik stratejisi), sağın işlediği katliamların sola yıkılıp toplumda güvensizlik ve otoriter çözüm talebi yaratılması taktiğine verilen addır. 1969 Piazza Fontana'dan 1980 Bologna Garı katliamına kadar uzanan bir dizi saldırı bu çerçevede tartışılır.
Aynı el Türkiye'de de çalıştı. Maraş'ta ve Çorum'da camiye bombayı komünistler attı denildi, bombayı atanlar ülkücü çıktı . Kahvelerin tarandığı, öğrencilerin üstüne dinamit atıldığı katliamlarda kullanılan silahların NATO envanterinden geldiği, hem de bizzat devletin kendi tespitleriyle ortaya kondu; ülkücü kuruluşlar davasında kullanılan tabancaların büyük kısmının NATO içindeki Özel Harp Dairesi'nden ülkücülere verildiği belgelendi . Bu komplo teorisi değil, devletin kendi kayıtlarında duran bir gerçek. Savcı Doğan Öz'ü de, Bedrettin Cömert'i de ülkücüler öldürdü. NATO'nun Türkiye içindeki aygıtı ülkücü dernekler oldu; sonra aynı Gladio uzantısının başka bir yüzü olarak Fethullahçılar geçti onların yerine . Devlet belli bir dönem belli araçları kullanıp ömrü dolunca tasfiye ediyor: ülkücülerin bir kısmı 12 Eylül'den sonra hizaya çekildi, 2010'larda yerlerine Fethullahçılar geçirildi, bugün geldiğimiz noktada onlar da tasfiye edilip yenileri yaratılıyor .
Ve bu yabancı, dışsal bir mesele değil. Kitlemin önemli bir kısmı CHP'li olduğu için özellikle söylüyorum: devlet, kendi araçlarıyla Ecevit iktidarda kalmasın diye bu ülkede savaş verdi. 1978-79'da sıkıyönetim ilan edilmesinin tek sebebi buydu. Maraş, Sivas, Çorum, Malatya katliamları Ecevit'i sıkıyönetim altında bir seçime zorlamak için yapıldı ; çünkü NATO istikrar için bir milliyetçi cephe hükümeti istiyordu, Ecevit ne kadar antikomünist olursa olsun solun ondan güç aldığını düşünüyordu. Nitekim öyle de oldu, CHP seçimle gelse bile devlet onu orada barındırmadı, bir biçimde tasfiye etti . Alparslan Türkeş'in kendisi bir NATO subayıydı, ABD'de kontrgerilla eğitimi almıştı, bu insanların arkasında tepeden tırnağa NATO finansmanı vardı. Bu ağın nasıl kurulduğunu merak eden Enver Altaylı'nın hikâyesine bir baksın yeter: Alman istihbaratı, Türk istihbaratı ve NATO arasında örülen antikomünist paktın ve bunun sahaya nasıl indirildiğinin canlı örneği . Fatsa'ya nokta operasyonu yapıldığında oraya vali olarak atanan eski ülkücü, devletten değil doğrudan Türkeş'ten imkân istiyordu; devletin atadığı vali, yardımı devletten değil MHP'den talep ediyordu . Özel Harp Dairesi, MHP, NATO ve Gladio bu kadar iç içeydi.
Sonra da diyorlar ki, olur böyle şeyler, NATO yine de en demokratik yapı. Ama bu örnekleri özellikle İtalya'dan, Belçika'dan veriyoruz. Belçika NATO'nun merkez üssü; ve Brabant katilleri orada, marketlere girip kadınlı çocuklu sivilleri taradı, yine gerginlik stratejisi çerçevesinde, ve bunu uzun süre sola yıkmaya çalıştılar . Kendi başkentinde halkına bunu yapan bir yapının bize ne yapmayacağını düşünmek gerekiyor . Zeki'nin altını çizdiği nokta da bu: bunu ilkesel bir pencereden, "katliam yapmak yanlıştır" diye söylemiyoruz, onu herkes biliyor zaten. Söylediğimiz şey daha yalın, bu insanlar kendi ülkelerinde de demokrasiyi savunmuyor .
Özel Harp Dairesi ve Seferberlik Tetkik Kurulu
Türkiye'deki NATO kal-arkada yapısının kurumsal adresi, 1952'de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu'ydu; 1965'te Özel Harp Dairesi adını aldı. ABD desteğiyle kurulan bu yapı resmî olarak olası bir işgale karşı direniş için tasarlandı; pratikte kontrgerilla faaliyetlerinin, silah depolarının ve sağ militan yapılarla ilişkilerin merkezi olarak Susurluk ve benzeri soruşturmalarda anıldı.
Refah da aynı hesaba giriyor: Batı zengin çünkü demokratik, demek ki demokrasi zenginlik getiriyor, NATO da onun teminatı. Buradaki mantık hatası, filme sondan başlayıp bakmak. İsveç iki yüz yıldır, Finlandiya en az yetmiş yıldır tarafsızdı, ikisi de NATO'suz zengindi . O refah sömürgeci Avrupa toplumlarının zenginleşmesinden geliyor, NATO'dan değil; NATO ile refah arasında kurulabilecek tek bağ, Batı'nın sömürü araçları tıkandığında silahlı bir aygıt olarak devreye girip sömürüyü hızlandırması, silah sevkiyatı yapmasıdır . Mussolini'nin faşizmi, Hitler'in Nazizmi, Salazar'ın diktatörlüğü hep aynı Avrupa'dan çıktı; o Avrupa'ya bakıp "demokratik oldukları için zengin olmuşlar" demek, nedeni sonuçla karıştırmak.
Avrupa'nın binaları güzel, insanların eli yüzü düzgün, giysileri kaliteli diye bakıp "demek ki demokratik oldukları için böyle" diyorsanız, sondan başa doğru gidiyorsunuz . Bu insanlar bütün dünyayı yaklaşık beş yüz yıl iliklerine kadar sömürdükleri, o zenginliği tek bir kıtaya yığdıkları için zengin. Bugünün çok demokratik Belçika'sı, Kongo'da yirmi milyon insanın ölümüne yol açan bir zulüm yaşattı; altını çizerek söylüyorum, Adolf Hitler'den fazla . 1800'lerde bu ülkeler demokratik değildi ama aynı derecede zengindi, binalar aynı güzeldi, giysiler aynı kaliteliydi; niye, sömürü yüzünden . Bugün de dünyanın en hızlı yükselen ülkelerinden Çin, liberal demokrasi olmadan nükleer bir güce, dünyanın en büyük ordularından birine, muazzam bir üretim ve tüketim patlamasına ulaşabiliyor .
Bu tezlerin hepsi, kendi içinde antitezini taşıyor. Veriyi de heterodoks iktisatçı Jason Hickel'ın 2024'te Nature Communications'ta yayımladığı çalışma sağlıyor . Prestijli, A sınıfı bir dergide çıkan bu araştırmaya göre küresel güney, her yıl küresel kuzeye, yani bu NATO ülkelerine, dokuz yüz milyar saatlik emek aktarıyor . Zeki'nin çerçevesi Marksist bir servet transferi dilinden bilinçli olarak kaçıyor: herkesin en değerli şeyi zamanıdır, burada çalınan da zamandır . Bir ülkenin, dünyanın kocaman bir kısmının her yıl dokuz yüz milyar saatini alırsan, o insanlar tabii ki Ar-Ge yapamaz, kendilerini "üçüncü dünya" sandığın halden kurtaramaz . "Geri kalmışlık" dedikleri şeyin altında yatan, işte bu her yıl gasp edilen zamandır.
Aynı çürüklük insani gelişmişlik endeksinde de görünüyor. NATO gelişmiş yerlerden oluşur ve gelişmişliğin temsilcisidir deniyor; peki Libya, NATO müdahalesinden önce Afrika'nın insani gelişmişlik endeksine göre en gelişmiş ülkesiydi, müdahaleden sonra nereye düştü ? Ülkeyi doğrudan İtalyan hava kuvvetleri bombaladı, yani doğrudan NATO yaptı . Ve ilkesizliğin kanıtı Yemen: Suudi Arabistan'ın yürüttüğü savaşta elli bin civarı sivil öldü, NATO Suudi Arabistan'a silah satmaya devam etti, bir kez olsun çıkıp "biz bunlara silah vermesek bu kadar insan ölmezdi" demedi . Zeki'nin hesabı sade, bu rakam Hatay depreminde kaybettiğimiz insan sayısı kadar.
Demek ki NATO'nun hiçbir ilkesi de yok.
İleri Okuma
- Hickel, Hanbury Lemos & Barbour, Unequal exchange of labour in the world economy (Nature Communications, 2024)Emek transferi çalışmasının kendisi.
- Atrocities in the Congo Free StateKongo Hür Devleti'ndeki nüfus kaybı tahminleri ve tartışması.
- UNDP Human Development Report, Libya2011 öncesi Libya'nın insani gelişmişlik verileri.
- ACLED, Yemen War Death TollYemen savaşı ölü sayısına ilişkin bağımsız veri.
Sonra o klişe soru geliyor: NATO'dan çıkarsak, 93 Harbi'nden beri bizi yok etmek için tetikte bekleyen Ruslarla nasıl baş ederiz ? Bunu sana kim anlatıyor gerçekten? Rusların ve Sovyetlerin Türkiye'ye tarihsel politikası hiçbir zaman total işgal olmadı; tam tersine seni tarafsız bırakmaya, kendine dost bir rejim yaratmaya çalışmak oldu. Sovyetler Türkiye'de devrimci bir durumu hiç tetiklemedi; biz zaten onları tam da bunu yapmadıkları, Türkiye'de devrimi desteklemedikleri için eleştiriyoruz . Çok yapsalardı, emin ol çok daha Sovyetçi bir Türkiye solu olurdu; oysa Türkiye solu neredeyse bağlantısızlar hareketine yakın duracak ölçüde Sovyetlere mesafeliydi.
Tehdit gerçekten nereden geliyor, ona bakmak lazım. Yunanistan nerenin üyesi? Elli yıldır, belki yüz yıldır karşılıklı silahlandığın Yunanistan, NATO üyesi . Onunla bir savaş ihtimalinde seni en yukarıdan tehdit eden, Yunanistan'la karşılıklı savunma anlaşması olan ülke Fransa; yani Fransa seni Akdeniz'de, Yunanistan üstünden tehdit ediyor . Milli güvenlik tehdidi saydığın YPG'yi finanse eden, silahlandıran CENTCOM'du; CENTCOM Rus örgütü değil, ABD'nin bölge komutanlığı . Fethullahçı darbe nereden geldi, Pensilvanya'dan, yani yine ABD'den . Son dönemde yaşadığın bütün tehditler Batı üstünden, ABD üstünden gelirken sen gidip Ruslarla kavga ediyorsun. Oysa tarih tam tersini söylüyor: Kurtuluş Savaşı'nı Bolşeviklerden aldığın yardımla kazandın, sonra Ermenistan'daki ve Gürcistan'daki İngiliz yanlısı rejimleri Kemalistlerle Bolşevikler ortaklaşa indirdi . Çünkü kolektif Batı ikisini birden parçalamak istiyordu; Rus Çarlığı'nı da, Bolşevikleri de, Türkiye'yi de bölmek isteyen aynı Batı'ydı . Osmanlı İmparatorluğu zaten son iki yüzyılında, Kırım Savaşı'ndan sonra Batı'nın suni teneffüsüyle ayakta tutulan bir tampon bölge olarak tasarlanmıştı; şartlar değişip bu yapı ikisine birden düşman olunca, farklı sınıfsal yapıların liderliğindeki iki devrimci iktidar zoraki bir ittifaka mecbur kaldı . Atatürk öldüğünde bile "size Sovyetler Birliği dostluk politikası dışında bir şey bırakmıyorum" diyordu; bu ancak İnönü'nün son dönemlerinde değişti . Buna rağmen Sovyetler Birliği hiçbir zaman Türkiye'yi total işgal edecek bir plana sahip olmadı.
CENTCOM
United States Central Command (CENTCOM), ABD ordusunun Orta Doğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika'yı kapsayan bölge komutanlığıdır. Suriye'deki operasyonlarda YPG'nin de içinde olduğu SDG güçlerine silah, eğitim ve lojistik desteği bu komutanlık üzerinden yürütüldü. Yani Türkiye'nin en büyük güvenlik kaygısı saydığı yapının doğrudan destekçisi, bir NATO müttefiki olan ABD'nin kendisiydi.
"Dost" iddiasının çürüğü belgelerde duruyor. Amerikan raporlarında Türkiye "darbe süngeri" olarak geçiyor: bir savaş çıktığında ilk nükleer başlığın Türkiye'ye çarpması, o sırada NATO birliklerinin Kuzey Denizi'nden Rusya'ya saldırması planlanıyor . Bunları Fatih Yaşlı'nın kitaplarında, kısmen Özay Göztepe'nin çalışmalarında okuyabilirsiniz. Yani Türkiye'de bir halk iktidarı kurulur, ülke NATO'dan çıkarsa, seni oradan hedef haline getirmeyi düşünüyorlar. Kıbrıs'ta da aynısı oldu: oradaki Türkler etnik temizliğe uğrayıp Türkiye müdahale ettiğinde sana ambargoyu Rusya değil ABD koydu; tüp kuyrukları, benzin ve mazot sıkıntısı o Amerikan ambargosuyla ilgiliydi, üstelik ABD dolaylı olarak Güney Kıbrıs'ı destekledi, sana silah satmadı . Bu gerçekler ortada duruyor.
Adamlar senin düşmanın lan, daha ne demem gerekiyor benim ya?
Açıkça bir yalan da var: savaşa girersek NATO bizi destekler. Hiçbir örnekte seni fiilen desteklemediler, üstelik destekleme zorunlulukları da yok . Kıbrıs'ta açıktan girdiğinde NATO üyeleri sana karşı hareket etti, bugün de Fransa Yunanistan'ın arkasında duruyor, senin değil. ABD ile karşılıklı, otomatik savunma anlaşman mı var, yok; öyleyse neden bahsediyoruz ? Nitekim geçen hafta Mark Rutte'ye Türkiye'yi destekleyip desteklemeyeceklerini doğrudan sorduklarında sorunun üstünden atladı; Türkiye bizim NATO ülkemiz, tabii ki destekleriz diyemedi . Diyebileceği bir şey de yok.
Aynı korkunun bir başka kılığı: NATO'dan çıkarsak Rusçu ya da İrancı oluruz, molla rejimi ya da Putin tipi bir düzen gelir . Ama korku ilk mantık testinde dağılıyor; Zeki'nin karşılığı da bunu yüzüne vuruyor.
Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?
Mantık basit: NATO'nun içindeyken demokratikleşmiyorsak, çıkınca niye antidemokratikleşelim ? Saydığımız bunca insan hakları ihlaline "demokratik NATO'nun içinde bunlar olabilir" diyebiliyorsan, aynı esnekliği tersine de tanımak zorundasın: demokratik olmayan bir blokun içinde de demokratik kalabilirsin. Demek ki bu uluslararası kurumsallık dediğin şey o kadar bağlayıcı değil . Varsayımın kendi içinde tutarsız.
Ama iş korkuyu çürütmekle bitmiyor, alternatifi de koymak gerek. Koca NATO'yu Rusya şu an Ukrayna'da tek başına oyalıyor, çünkü nükleer güç olmak bu demek . Oreşnik gibi füzelere nükleer başlık takılabiliyor ve hiçbir NATO üyesi bunları durduracak kapasitede değil; fiili bir nükleer savaş ihtimali onları geri bastırıyor, o yüzden doğrudan girmek yerine Ukrayna üstünden vekil savaşı yürütüyorlar . İran için Yemen neyse, Avrupa için Ukrayna o; ve bu vekil savaş o kadar açık ki, Ukrayna ordusu bütünüyle İngiliz istihbaratının elinde, varını yoğunu satın aldılar, ülke ikiye bölündüğünde Batı Ukrayna'yı vergiden muaf bir Kıbrıs gibi bir şeye çevirmeyi planlıyorlar . Tek bir ülkenin sağlam, gelişkin bir askeri gücü koca ittifakı oyalamaya yetiyor. Oysa İsrail nükleer güç, Türkiye değil; hiyerarşi bozukluğu tam da burada başlıyor, en büyük orduya sahip olsan bile belirleyen şey balistik füze kapasiten .
Oreşnik ve nükleer caydırıcılık
Oreşnik, Rusya'nın 2024'te Ukrayna'da ilk kez kullandığını açıkladığı orta menzilli balistik füze sistemidir; nükleer başlık taşıyabildiği ve mevcut hava savunmalarınca durdurulmasının güç olduğu öne sürülür. Nükleer caydırıcılık, bir devletin karşı tarafa kabul edilemez zarar verebilecek misilleme kapasitesine sahip olmasının, ona doğrudan saldırıyı fiilen imkânsız kılması demektir; Kuzey Kore ve Rusya örneklerinde açıkça görülür.
Madem kimseyle gerçek bir karşılıklı koruma paktın yok, neden Türkiye, İran, Çin ve Rusya aralarında hakiki bir askeri koruma anlaşması yapmasın, hatta bunu zamanla NATO benzeri bir ittifaka çevirmesin ? Dört ülkenin üçü zaten nükleer güç, İran da eşiğinde. Aynı kapasitedeki silahları NATO'dan daha pahalıya alıp her yıl bütçenin yüzde beşini ABD'li şirketlere transfer etmek mantıklı da, aynı silahları Çin'den almak mı mantıksız ? Zeki'nin eklediği nokta bunu tamamlıyor: ABD, CAATSA yaptırımlarını uygulayınca ASELSAN, ROKETSAN, TAİ bir anda gelişme kaydetti; kader biraz da böyledir, bir şeye mecbur kalırsın ve yaparsın . İnsanlık tarihinin hiçbir yerinde korkarak elde edilmiş bir başarı yazmıyor.
Kimse silahtan kaçmayı savunmuyor; soru, önceliğin nereye konacağı. Hiçbir sosyalist Türk ordusunun silah sistemlerinin gelişmesine karşı çıkmaz; iktidarı almak isteyen bir hareket, mümkün olan en gelişkin silah kapasitesini ister zaten . Tabii ki Türkiye sanayileşecek, savunma sanayisi gelişecek, hatta nükleer gücü de olması lazım; bunu Devlet Bahçeli söylüyor diye yanlış olmaz . İran'ın bugün elinde böyle bir koz olmasaydı başına neler geleceğini, Kuzey Kore'ye ve Rusya'ya neden açıktan saldırılamadığını düşünün; bunlar veri. Ama soru şu: Türkiye'nin şu anki tipte, NATO'cu bir partner olarak geliştirdiği silah sanayisi kamusal faydaya mı yarıyor, yoksa belli aile şirketlerini mi zengin ediyor ? Çocuklar açlıktan bayılırken, insanlar hastanede randevu bulamazken önceliğin bir akraba şirketini zengin etmek olamaz; devlet kendi kamusal silah sanayisini kurar, niye bir başkasını zengin edelim ki.
Bir de solun kendi içinden gelen itiraz var: Çin ile Batı savaşırsa yapılacak şey her iki tarafa da "silahlarınızı kendi patronlarınıza, komutanlarınıza çevirin" demektir . Teknik olarak doğru; işçi sınıfı iktidarı alana kadar bütün patronları devirmelidir, ve sosyalistler bunu her yerde söylemelidir, bunu tartışamayız bile . Ama Zeki'nin ayrımı şurada: bir normun herkes için aynı ölçüde geçerli olması, onun herkese aynı ölçüde söylenmesi gerektiği anlamına gelmez. Bunu bize en çok kadın hareketi öğretti; kadınlarla erkeklerin toplumsal zeminde eşitsiz olduğu başlıklarda, kadınlar lehine daha fazla şey söyleyebilirsiniz . Dünyada bu kadar büyük bir hegemonya savaşı, bu ölçekte bir sol kırım, Batı'dan örülen böyle bir terör ittifakı varsa, aynı cümleyi taraflar için farklı biçimlerde kurabiliriz . Bu bizi solculuktan atmaz, sadece bir süreci görmeyi tercih etmektir.
O yüzden "iki tarafa da silahını çevir" formülü, 1920'de bir gerçekliği olan ama bugünden bakınca fazlasıyla romantik kalan bir çağrı. Bir taraf yüz bin kişiyi öldüren bir soykırım gücü, diğer taraf kendi vatanını savunmaya çalışan bir güçse, ortada eşit bir düzlem yok; bu formülü Filistin'de söyleyemezsin, söylersen madara olursun .
Bugün bütün silahların NATO'culara çevrilmesi gerekiyor. Bütün dünyada NATO'ya doğru çevrilmesi gerekiyor ki Filistin özgürleşebilsin.
Çünkü NATO'nun yıkıldığı, paramparça edildiği bir düzlemde İsrail'in orayı daha fazla işgal etme şansı en azından sınırlanır, çok daha büyük bedeller öder, ve Türkiye'nin üzerindeki Batı baskısı azalır .