Yazı

'Çin'de Yaşar mıydın' Liberal Bir Tuzak

Çin'i anlık konfora indiren 'orada yaşar mıydın' sorusu liberal bir tuzak. Doğru soru bu ülkenin ürettiği değeri nereye akıttığı, ve aynı ölçütü kendi ülkende kurup kurmadığın.

Limbo # Zeki Avci ile A'dan Z'ye Natoculuk.

Çin üzerine ne konuşulsa dönüp dolaşıp aynı yere bağlanıyor: sen Çin'de yaşamak ister miydin? Zeki Avcı'nın en nefret ettiği soru bu , çünkü soru daha cevaplanmadan işini görmüş oluyor. İnsanı bir toplumu incelemekten çıkarıp kendi gündelik konforunun muhasebesine oturtuyor. Bunun kökü liberalizmin köklü bir alışkanlığında. Zeki'nin teşhisiyle liberalizm bir yaşam tarzı dayattığı gibi bir düşünme tarzı da dayatır , ve o düşünme tarzı sizden bu tür meseleleri sanki yarın kendi hayatınızda bir şey yaşayacakmışsınız gibi ele almanızı ister . Böyle bakınca ölçü, bireyin anlık hazzına iniyor. Bir soruyu bilimsel bulmamasının nedeni de tam bu:

Bu hayatın içinden gidişat denilen, hayatın içinden akış denilen şeyi çöpe atan, tamamen insanın gündelik hazzına ve yaşantısına odaklanan bir soru.

Yani ortada iki ayrı bakış var. Biri topluma bakıp "şu an orada uyansam mutlu olur muydum" diye soruyor. Öbürü gidişatı, akışı izliyor: bir ülke nereden nereye gidiyor, ürettiği değeri kime akıtıyor. Bütün tartışma bu ayrımın üzerinde dönüyor.

Aynı soruyu Kurtuluş Savaşı'na taşıyın. O gün de tıpatıp aynısını sorarlardı: kardeşim, İngiltere'de mi yaşamak istersin, yoksa Kuva-yı Milliye'nin yönettiği İç Anadolu'da mı ? Refahın Londra'da olduğu ortada, "İngiltere" cevabı da hazır. Ama bu cevabı veren adam işbirlikçi olur, çünkü haz odaklı bakan, geleceğe dair vizyonu, onuru, özgüveni olmayan insan refahın olduğu yere kaçar ve o refahın orada nasıl biriktiğini hiç sormaz . Milyonlarca insan soykırıma uğratılarak toplanmış bir refaha bakıp "demek ki bunlar haklı" diyen bir karakterle konuşulacak bir şey kalmaz . O gün "Kuva-yı Milliye Anadolu'da terör estiriyor, keşke Yunan galip gelseydi" diyen Ali Kemaller, Hürriyet ve İtilafçılar tam böyle düşünüyordu ; bugün onların torunlarıyla Kadir Mısıroğlu arasında fark yok . "Sen Çin'de mi yaşadın da savunuyorsun" itirazına da bu yüzden takılmıyorum. Yollayın beni Pekin'e, gideyim, ciddiyim ; bugünkü gelirimle bile satın alma gücüm yükselir, orada daha iyi yaşarım. Konu hiçbir zaman bu değildi.

Batı'nın kavramlarıyla Doğu'ya bakmak

Sorunun bir de daha derinde yatan yanı var. Bir izleyici, Çin'in bambaşka bir dünya olduğunu, orayı Batı düşünce sisteminden bakarak yorumlamanın yanlış olacağını yazmış ; Zeki bunu ciddiye alıyor ve kendisi için de geçerli sayıyor. Doğu düşünce geleneğinden gelmiyoruz, elimizdeki tek alet Batı'nın kavramları, ve Doğu'yu o kavramlarla tartmaya çalışıyoruz; sırtımızda böyle bir yük var .

Verdiği örnek en basitinden yapay zekâ. Batı'nın "artificial intelligence" dediği şeyin Çincesi rengong jineng ve kelimesi kelimesine "insan yapımı, insan emeği içeren akıl" demeye geliyor , çünkü içindeki gong aynı zamanda emek anlamı taşıyor; insan emeği içeren akıl demek oluyor .

Fark burada beliriyor. Batı yapay zekâya insanları daha iyi sömürmenin bir aracı olarak bakarken, kavramın Çince karşılığı içinde emek yatan, o emek sayesinde insanların yükünü azaltabilecek bir akıl görüyor . En basit kavramda bile anlam dünyaları bu kadar ayrışıyorsa, aynı kelimeleri kullanıp aynı şeyi kastettiğimizi varsaymak baştan hatalı.

rengong jineng (人工智能)

Çince'de yapay zekânın karşılığı 人工智能 (pinyin: réngōng zhìnéng). İlk iki karakter 人工 (réngōng) "insan eliyle yapılmış, suni" demektir; içindeki 工 (gōng) karakteri ise tek başına "iş, emek, işçi" anlamına gelir. Yani terim, Batı dillerindeki "yapay/suni" vurgusunun yanına doğrudan bir "insan emeği" çağrışımı ekler. Terim Çin'e 20. yüzyıl ortasında Japonca jinkō chinō'dan (人工知能) geçmiştir. Zeki'nin işaret ettiği anlam kayması buradan doğuyor.

Gidişat ne gösteriyor

Daha ilk veri bile liberalin ezberini bozuyor. "Çin'de yaşamak ne kadar korkunç bir yer" diye yazan bir izleyiciye verilecek en ampirik cevap ortada: Speed de gitti Çin'e, Hasan Piker de; Türkiye'den giden onlarca YouTuber, ülkenin her yanına yayılmış Türkler bir etraflarını çekse ağzınız açık kalır . Ama anekdot en zayıf veridir, asıl mesele ölçek. Ölçeğin rakamı da tek başına tartışmayı bitiriyor:

Yedi yüz, sekiz yüz milyon insanı kademeli bir biçimde yoksulluktan kurtaran bir rejimden bahsediyorsunuz siz.

Demokrasi bahsinde de gidişat başka şey söylüyor. Türkiye NATO üyesi, demokrasi işte bu kadar ; oysa Çin'in yerel belediye düzeyindeki halk demokrasisi, işleyiş biçimiyle Türkiye'dekinden kat kat gelişkin. Bunu havadan atmıyorum: Sinan Dervişoğlu'nun Canut'tan çıkan kitabının Çin'e ayrılan cildinde ülkenin siyasi sistemine dair ayrıntılı bir inceleme var, hiç değilse o cildi okuyun . Üniversitelerde öğrencilerin spor ve yemek imkânları, kentlerdeki hizmet sektörü, yeşil doku Türkiye'yi fersah fersah aşıyor . 10 yıl önce "Çin malı" bir alay konusuyken bugün Fazıl Say Çin'den dönüp "her şeyi durdurun, doğrudan Çin'i konuşmamız gerekiyor" diyor . Asgari ücret bile Çin'de Türkiye'dekinden yüksek; siz Çinlileşmediniz, Bangladeş oldunuz . Bu ülkenin kendi yapay zekâsı, kendi silah sanayisi, sapına kadar bilimsel ve laik bir eğitimi var, ve siz bunu beğenmiyorsunuz .

Aynadaki Batı

Bir düzeltme de benden. "Çin bir işçi cehennemi" hikâyelerinin bir kısmı gerçek, yalnız muhatap şaşırtıyor: çalışma hayatının çok zor olduğu anlatılan işletmelerin büyük kısmı Batı yatırımı . Köle emeğini oraya tahsis eden, plantasyonu kuran, sonra dönüp "bakın Çin ne kadar kötü" diyen aynı Batılı sermaye. Bu koşullar Batılıları gerçekten kaygılandırıyorsa çözüm ellerinde; kendi işletmelerinde ücreti yükseltip barınma imkânını artırabilirler .

Zeki'nin gidişat vurgusu tam buraya oturuyor. Çin'in işçi cehennemi olduğu dönemler, Batılıların güttüğü işletmelerin dönemiydi; Çin kendine bir hasıla yarattıkça bunu belli aileleri süper zenginleştirmek için değil, halkını o köleci tahakkümden çıkarıp daha iyi yaşatmak için kullandı . Dolayısıyla sorulacak soru şu: bu insanlar ürettikleri değeri nereye doğru akıtıyor, işçinin yaşam koşulları hangi yöne gidiyor ? Ölçüt, o ivmenin yönü.

Aynı gidişat ölçütünü övülen Avrupa'ya uygulayınca manzara tersine dönüyor. Zeki'nin gözlemiyle, emek koşulları bakımından, çalışma saatleri ve saat başına düşen ücret olarak, içinde yaşadığımız ülke o övülen Avrupa'nın en dibinde ; dahası, artık Avrupalılar Çin'den dönüp "biz böyle gidersek bunları yakalayamayız" diyor . Alman kibri diye bir şey vardır, insan normalde bunu üstüne sürmez; ama Alman Şansölyesi Çin'deki dans eden robotları gördükten sonra iki hafta bile beklemeden, döner dönmez söylemiş bunu . Zeki'nin bir tanıdığı Hollanda'da iş yerinde bir kavgaya karışıp "psikolojim bozuldu" diyerek izne ayrılmış, dokuz aydır çalışmadan ücretli izinle maaş alıyor . İnsanlığın gitmesi gereken yön aslında bu, diyor: bir gün herkes böyle yaşamalı, mümkünse hiç çalışmamalı, çünkü insanın hayatındaki en kutsal şey zaman . Ama sistem suistimale bu kadar açık olduğu için kendini sürdürülemez kıldı, o altın çağ sona ermek zorundaydı ve sona eriyor . Bu yüzden uyarısı net:

burada bir akış yokmuş gibi böyle bir saniyelik bir fotoğraf çekip bu açıdan konuşmayın

Kibarlığı bir yana bırakayım: kapitalizm er geç o Avrupalıları da korkunç biçimde yaşamaya mecbur edecek . 10 yıl önce herkes "Çinliler çakmak üretiyor, Çin malı ucuzdur" diye alay ederdi; 10 senede Çin sizin bir uzay gemisini seyreder gibi seyrettiğiniz bir ülkeye dönüştü . Bu tersyüz oluş estetiğe kadar iniyor: Çinliler 15 yıl önce dünyada çirkinliğin abidesi diye gösterilirdi, tıpkı 1800'lerde İngiliz sömürge imparatorluğunun "utanç yılları" dediği dönemde aşağılandıkları gibi . Bugün güzellik ölçütü olarak öne çıkarılan sporcu Çinli-Amerikalı Eileen Gu, ve çekik gözlü, Çinliye benzeyen bir yüz güzel bulunuyor . Çin'in siyasal, ekonomik, askeri yükselişi estetik bir yükselişi de davet ediyor; mimari yükselirken insanlar da fiziksel olarak güzel bulunmaya başlıyor, çünkü neyin güzel sayıldığı bile sonuçta siyasi .

Zor sorular, tek alet

Din, azınlıklar, Uygurlar. Buradan kaçarak Çin konuşulmuyor, ama bu meseleleri karşılamanın tek bir sağlam aleti var: tutarlılık. Önce olguyu bilmek, sonra aynı ölçütü kendine de uygulamak.

Çin'de dini bir espri yaptığı için tutuklanan birini kimse gösteremiyor ; herkesin camisi, kilisesi, ibadethanesi var. Tutuklananlar IŞİD uzantısı hareketlerin mensupları, örneğin Suriye'de bir kolu savaşan Türkistan İslam Partisi'nin adamları . Güney Çin'deki Hui Müslümanlarına aynı muamele yapılmıyor ; mesele salt inanç olsaydı onlara da yapılırdı. Şi Cinping'in ilkesi basit: hangi dine inandığınız önemli değil, ibadet yerlerini devlet tanımlar, ama yabancı bir devletten fon aldığınız görülürse sizi ajanlıkla yargılarım . Yargılamalı da. Suudilerden selefi vakıflar üzerinden para aktığı anlaşılınca adamları doğrudan etki ajanı diye alıyorlar; Yehova Şahitleri'nden Evangelist kuruluşlara kadar bir sızma tespit ettiklerinde bütün şebekeyi çökertiyorlar . Türkiye bunu zaten yaşadı: iki binlerde bir Protestan kilisesi Zaman gazetesinin dağıtımını yapıyordu, o dönem Evangelist çevrelerin hepsi Fethullahçılarla iç içeydi . Bu dinler oralara masumca gitmiyor; Batı çıkarlarına göre toplumları dizayn etmek için enjekte ediliyor, ve İsrail'i önceleyen, Trump'ın da mensubu olduğu Evangelist hat bunun tipik örneği .

Türkistan İslam Partisi

Türkistan İslam Partisi (TİP), Sincan'ın Çin'den koparılmasını hedefleyen Uygur kökenli cihatçı bir örgüttür; Çin bu yapıyı ETİM (Doğu Türkistan İslami Hareketi) adıyla anar. Suriye iç savaşında "Türkistan Tugayı" (Katibat Turkistani) adıyla El Kaide bağlantılı gruplarla omuz omuza savaştı ve İdlib çevresinde önemli bir askerî güç hâline geldi.

Bunları söylemek bir azınlığa zulmü savunmak değil. IŞİD mensupları, radikal selefi terör hücreleri Çin'de tutuklandığında "niye tutuklandılar" diye kıyamet koparmanın anlamı yok, zaten tutuklanmaları gerekiyor . Üstelik bu tartışma her seferinde bir tutarlılık sınavına dönüşüyor: Türkistan İslam Tugayı'nı yere göğe sığdıramayanlar, iş Reina katliamına gelince tek kelime etmiyor .

Uygurlar konusunda Zeki dürüst davranıyor: insan bilmediği şeye bilmiyorum demeyi de bilecek . Altmışlardan beri süren ciddi bir CIA propagandası olduğunu biliyor, ama karşı anlatılar da var, işin iç yüzüne tam hâkim değil . Çin'in hamisi olmadığımız için kötü bir şey yapılıyorsa yerden yere vururuz, ama yalana yaslanmadan; çünkü ortalık bilgi kirliliğinden geçilmiyor, "Uygur kampından çekildi" diye dolaşan bir videonun altına beş dakika sonra topluluk notu düşüp bir içerik üreticisinin şakası olduğu çıkıyor . Daha aşağılık bir örneği ben ekleyeyim: kafasına bira dökülen bir kadının görüntüsü "Çin rejimi Uygurlara zorla bira içiriyor" diye servis edildi, meğer bir köydeki bira festivalinde oyunu kaybedenin kafasına bira döküyorlarmış .

Bilgi tartışmalı olsa bile elimizde bir ölçüt duruyor. Bir azınlığın kültürel ya da ulusal haklarını Çin'de savunuyorsanız, aynısını Türkiye'de de savunacaksınız; savunduğunuzu görmezsem ikiyüzlüsünüz . Uygur dili Çin'de serbest, Uygurca konuşuluyor; peki Türkiye Kürtçeyi resmî düzeyde tanıyor mu, Kürt etnosunu tanıyor mu ? Çin elli beş etnik grubu tanıyor, bölgenin adı zaten Sincan Uygur Özerk Bölgesi, oranın kendi komünist partisi var ve parti lideri Saltuk Buğra destanını yazdırdı . Tarihsel bağ da yerinde duruyor: Çin Kızıl Ordusu Japonlarla savaşırken Uzun Yürüyüş sırasında en büyük desteği Uygurlardan aldı, erken dönemde Müslümanlara pozitif ayrımcılık yapılıyordu . Türkiye'de "bizi bölecekler" diye demokratikleşmeye karşı çıkanların Çin'i seksen parçaya bölmeye bu kadar hevesli olması da manidar . Ölçüt bu kadar basit:

Başka ülkeden ne bekliyorsan kendi ülkende onu yapacaksın.

Yapmadığın anda Amerikancı bir ikiyüzlü olursun, o kadar.

Tayvan ve Hong Kong'a da aynı çerçeveden bakmak gerekiyor. Çin tarihinde Batı tipi katılımcı demokrasi nerede boy verdi? İşgal dönemlerinde: Hong Kong'da, Tayvan'da, Formoza'daki korsan cumhuriyette . Çin içinde Batı'ya ve Japonlara çalışan işbirlikçiler, bir hegemonya tesis edebilmek için "buralara demokrasi lazım" argümanını kullandılar. Tıpkı Sevr haritasının Osmanlı'yı parçalayıp her parçadan "biz daha demokratik olacağız" diyen bir işbirlikçi çıkarması gibi . Bugünkü Tayvan kendini böyle savunuyor, oysa ana kıtada yapmadık rezillik bırakmayan Çan Kay Şek'in faşist, Amerikancı bakiyesinin işgalle kurduğu bir yapı; öncesinde de Japon işbirlikçisiydi . Hong Kong ve Şangay'daki Çin karşıtı gösterilerde İngiliz bayraklarının sallanması boşuna değil : mikro demokrasi, hegemonyayı meşrulaştırmanın aracı.

Kamp değil, mevzi savaşı

Geriye en büyük soru kalıyor: Rusya, Çin, İran bir "kamp" mı? Bu ülkeler NATO-AB'nin karşısına sürekli tek blok olarak yerleştiriliyor, oysa aktörlerin hiçbirinin böyle bir söylem iddiası yok . Bir kere bunlar dünya halklarına özgürlük getiren muhteşem savaşçılar değil, kendi ülkelerinde de öyle davranmıyor ; Zeki bunu peşinen kabul ediyor. Ama ortada bir kamp da yok, çünkü aralarında devasa bir ticaret var; kapitalizmin neoliberal, küreselleşmeci evresi en büyük düşmanların bile birbiriyle ticari ilişki kurmasını zorunlu kılan bir zemin kurdu . Zeki bunu tek cümleye indiriyor:

Burda biz bu yüzden bir topyekün savaştan ziyade bir hegemonya savaşından veya diyelim ki bir mevzi savaşından bahsediyoruz.

Bu, Çin'i aklamak da değil. Bir Marksist için bu yapıların hiçbiri olduğu gibi savunulabilecek şeyler değil, ve ödev kimden eksik varsa onu söylemek . Denklemin öbür ucu da yerinde:

Amerika'nın karşısında Çin hiçbir şey yapmıyormuş gibi davranmakta çocukluk olur biraz.

Çünkü İran Amerika'yla savaşırken ondan petrol almaya, ona askerî istihbarat vermeye devam eden Çin; Amerika'nın neoliberal ticari hegemonyasını kökten sarsıp dünyayı yeni bir düzene zorlayan da yine bu ağırlık . Diyalektik burada işe yarıyor: bir bütün çimentodan dökülmüş tek parça değildir, kendi içinde parçalıdır, bazı kolonlar diğerlerinden ağır basar . Ve bugün dünyadaki istikrarsızlığın kaynağı Çin değil, ABD ve NATO ; kendi etrafındaki koca bir kuşağı devletsizleştiren, oraları selefi şebekelere terk eden yapı NATO .

Emperyalist mi, o zaman?

İtiraz somut ve haklı. Namibya, Kenya, Kongo; Afrika'da sömürülen işçilerin emeğiyle Çin'in orta sınıfı da büyüdü . Zeki cevabı geçiştirmiyor ama tanımın kendisine takılmayı da reddediyor:

Tam olarak emperyalist diye tanımlanabilir mi? Bence tanımlanamaz ama önemli değil. Çin belirli sömürü ilişkilerine giriyor.

Çünkü Çin'i inceleme yolu tek: dünyada yürüyen bir mevzi ve hegemonya savaşı var, bu savaş çok daha kanlı, çok daha katliamcı bir merkezden kopuyor ve o merkezin kontrolünden çıkıp eşitler arası bir kızışmaya dönüşüyor . Çin'in gösterdiği ivme Batı'yı, tıpkı zamanında Sovyetler'in yaptığı gibi borçlu bıraktığı anda, orada da demokratik ilerleme kaçınılmaz olacak . Afrika'nın kendisi de bu farkı görüyor: Çin başka bir modelle ilerliyor. Mozambik'te, Güney Afrika'da ülkelerin borcunu sildi; İngilizler halkları borçlandırıp kabile savaşları çıkarırken Çin önce borcu siliyor, bedava havaalanı ve demiryolu yapıyor, karşılığında nakit yerine yeraltı-yerüstü kaynak imtiyazı alıyor . Bunu Afrika ülkeleri kendileri onaylıyor, ve Varufakis bile Çin'in Afrika politikalarını böyle okuyor .

Yanis Varufakis

Yunanistan'ın eski maliye bakanı, Marksist iktisatçı Yanis Varufakis, Çin'in Afrika'ya Batı gibi askerî müdahaleyle değil, liman, havaalanı ve demiryolu gibi altyapıları kurarak girdiğini savunur; ona göre bu yol Batı'nınkinden "çok daha insancıl"dır ve "borç tuzağı diplomasisi" tezi büyük ölçüde çürütülmüştür. Çin'in Afrika borç silme pratiği de doğrulanabilir bir olgudur ve Çin-Afrika İşbirliği Forumu'nun (FOCAC) düzenli bir öğesidir.

Tarihte bunun dersi var. İkinci Dünya Savaşı'nda bazı Amerikalı Troçkistler "Stalin de kötü, Hitler de kötü, o hâlde tarafsız kalalım" dedi; Troçki'nin kendisi buna şiddetle karşı çıktı . Bir tarafta sosyalizmin kazanımları, öbür tarafta Holokost yapan kapitalist bir terör rejimi varken bu ikisi nasıl aynı olabilir? O "üçüncü kamp" tutumu tutmadı, savunucuları giderek sağa savrulup McCarthyci oldu . Dolayısıyla mesele Çin'i övmek ya da yermek değil, iki tarafı eşitleyen o konforlu tarafsızlığın nereye çıktığını fark etmek. Bunu aklınızdan çıkarmayın:

Ağırlık noktası farklı hocam, ağırlık noktası farklı.

Varılan yer ne "muhteşem Çin, rezil Batı" ne de tersi. Dünyada bir hegemonya savaşı yürüyor ve mesele bu gidişatta nereye doğru ilerlediğimiz. Aynı ölçütü yabancı bir ülkeden beklerken kendi ülkende de kurup kurmadığın, geriye kalan tek dürüst soru. Onu kuramıyorsan konuşacak bir şeyimiz yok; kuruyorsan, oturup konuşuruz.

İleri Okuma

Paylaş