Yazı

Kırım Yayılmacılıksa Hatay Neydi?

Milli tarih yazımı seçicidir: 1914'te pay kapmak için paylaşım savaşına giren bir ülkeyi mazlum diye anlatır, bugün Kırım ilhakını kınayıp Hatay ile Kıbrıs'ı savunur. İki örnekte de aynı hukuk, aynı ikiyüzlülük iş başında.

Limbo # Zeki Avci ile A'dan Z'ye Natoculuk.

1914'e girmeden önce olup bitene çıplak gözle bakmak yeter. Almanya'yla savaşan taraflar Osmanlı'ya defalarca "tarafsız kal" diyorken sen Alman genelkurmayını kendi genelkurmay başkanı yapıyorsun . Boğaz'a giren gemilerin silahları sökülüp bekletilmesi gerekirken, kaçan Alman gemilerini içeri alıp takipten kurtarıyorsun; bunlar başlı başına savaş suçu . Müttefikler açıkça uyarıyor: Almanlarla bu kadar yakınlaşırsanız sipariş ettiğiniz gemileri size vermeyiz . Hatta tarafsız kal, el koyduğum süre boyunca bedelini faiziyle öderim diyorlar . Bütün bunlara rağmen İttihatçılar meclis kararı bile olmadan, korsan bir biçimde Sevastopol ve Odessa'yı bombalayıp savaşa giriyor .

Yavuz ile Midilli: kaçan Alman gemileri

Söz konusu "kaçan Alman gemileri" 1914 Ağustos'unda İngiliz donanmasının takibinden Çanakkale Boğazı'na sığınan iki savaş gemisidir: ağır kruvazör Goeben ve hafif kruvazör Breslau. Hâlâ resmen tarafsız olan Osmanlı, gemileri sözde satın alıp donanmasına katarak Yavuz Sultan Selim ve Midilli adlarını verdi; komutasında Alman amiral Souchon kaldı. 29 Ekim 1914'te bu gemiler Rusya'nın Karadeniz limanlarını (Sevastopol, Odessa, Novorossiysk) bombalayınca Rusya savaş ilan etti ve Osmanlı fiilen Almanya safında savaşa girmiş oldu.

NATO'cu yalanları sayarız, liberal tarih yazımının yalanlarını sayarız, İslamcı yalanları sayarız da işin rahatsız edici tarafı, Kemalist tarih yazımının da kendi yalanları olması . Bunu İttihatçıları tarihsel bir ilerleme sayan biri olarak söylüyorum ; mesele İttihat'a düşmanlık değil, anlatının olaylarla uyuşmaması.

Bütün bu fiillerden sonra Kemalist anlatı ne der? "Bizi parçalayacaklardı, biz de Almanlarla işbirliği yapmak zorunda kaldık" . Doğru değil. Osmanlı savaşa girmeden önce müttefik blokun onu doğrudan parçalama gibi bir eğilimi bile yok . Ortada el yükselten, kaybettiği toprakların bir kısmını geri kapmak uğruna kendi vatandaşını ölüme süren bir ülke var . Milli tarih yazımının seçiciliği tam burada başlıyor:

Türkiye'nin genellikle kendi diplomatik tarihi içerisinde açıkça paylaşım savaşlarına girip, pay kapmaya çalıştığı olayları kendisi mazlum olarak sunuyor.

"Bütün dünya bize karşıydı, biz de gittik Alman genelkurmayına yaklaştık" da diyemeyiz . Sıralama tam tersi: Osmanlı bu kadar Alman yanlısı olmadan önce müttefiklerin onu parçalama niyeti yok; ancak tam bir Alman işbirlikçisine dönüştükten sonra "bu tampon bölge miladını doldurdu, parçalayıp nüfuz alanlarına bölelim" noktasına geliyorlar . Üstelik bu paylaşım planının haritasını dünyaya ifşa eden, beğenmediğiniz Bolşevikler, bizzat Troçki .

Zeki Avcı burada haklı bir kayıt düşüyor: sonradan yaşanan emperyalist işgal gerçek, ama bu, öncesinde yapılan saldırı gerçeğini silmez . O işgal Türkiye yerli yerinde dururken gelmedi; ülke onun içine sürüklendi . Bu kadarı doğru. Ama bir de iktisadi zorunluluk vardı: İttihatçıların memur maaşı ödeyecek parası bile kalmamıştı . Zorunluluk başka şey, mazlumluk başka şey. Erdoğan Aydın'ın Osmanlı'nın Son Savaşı kitabındaki her iddiaya katılmıyorum, gelin görün ki o belgelerin her birine tek tek atıfta bulunuyor; blok seçme, paylaşım savaşına girme meselesi size Kemalist tarihinin anlattığı gibi değil .

Gizli paylaşım antlaşmaları ve Bolşevik ifşası

Birinci Dünya Savaşı sırasında İtilaf devletleri Osmanlı topraklarını gizli antlaşmalarla aralarında paylaştı: 1915 İstanbul Antlaşması (Boğazlar ve İstanbul Rusya'ya), 1916 Sykes-Picot (Suriye, Irak, Lübnan'ın Fransa ile İngiltere arasında bölüşümü) ve St. Jean de Maurienne düzenlemeleri. Ekim 1917 Devrimi'nden sonra Bolşevikler, Çarlık arşivlerindeki bu gizli antlaşmaları kamuoyuna açıkladı; emperyalist paylaşımın belgesi böylece ortaya döküldü.

Meselenin özü aslında yalın. Emperyalist olmayan, öyle bir iktisadi gelişkinliği bulunmayan, geri kalmış bir yarı sömürge imparatorluk kalkıp bir emperyalist paylaşım savaşına giriyor . Sonu ne olsun ki? Romanya gibi oldu: İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerin yanında Barbarossa Harekâtı'na girip sonra duman olan Romanya gibi . Bizimki daha da ağır oldu.

Aynı seçicilik bir asır sonra, bugünün tartışmasında da aynen işliyor. Bir izleyici yorumuyla kapı açılıyor: Rusya yayılmacı değil mi, NATO olmazsa küçük Baltık devletlerini kim koruyacak ? Zeki'nin cevabı şu: kastedilen aslında Ukrayna; Ukrayna'ya Rusya'nın neden girdiğini NATO'nun doğuya doğru genişlemesinden ayrı düşünemezsiniz . Haritalara bakmak yeter:

NATO kurulduğu günden beri bilfiil doğuya doğru yayılmaya çalışan bir örgüt.

İran, Rusya gibi potansiyel düşmanlarının arasına sürekli tampon, sünger koyma ihtiyacı NATO'yu durmadan yaymak zorunda bırakıyor; buna karşılık Zeki ne İran'ın ne Rusya'nın kendi savunması dışında yayıldığı bir örnek hatırlamıyor . Korkunun kendisi de bu mekanizmanın parçası. Zeki'nin daha önce kurduğu benzetmeyle: mahallenin mafyası gider dükkâna, "buralarda sana sıkıntı çıkarırlar, bize ayda beş yüz lira ver, biz seni koruyalım" der , oysa koruduğu tehlike zaten kendisidir. Üçüncü dünya ülkesi kavramını yaratan bizzat bu düzen; sonra sen "üçüncü dünya ülkesi olmayalım" sanrısıyla tam da seni fakirleştirene yaslanıyorsun .

Bu ikiyüzlülüğün en berrak ispatı Kırım'la Hatay'ın yan yana konulmasında. Millet "Rusya Kırım'ı ilhak ediyor" diye kıyameti koparıyor ; peki biz Hatay'ı nasıl aldık? Hatay Suriye toprağıydı. Oradaki Türkleri öne sürdük, "ayrı bir referandum yapılacak" dedik, ayrı bir cumhuriyet kuruldu, sonra o cumhuriyet "kendi isteğiyle" Türkiye'ye katıldı . Mekanizma buysa fark nerede?

Bunu ilhak etme, yani Hatay'ı doğrudan anavatanla birleştirme mevzusunun Rusya'nın şu an Kırım'la yaptığından hiçbir farkı yok. Hukuken tamamen aynı şey, yani birine karşı olup birinin yanında duramazsınız.

Kıbrıs da aynı kalıbın içinde: oradaki etnik Türklere temizlik yapılıyor gerekçesiyle koruma amaçlı müdahale . Rusya da Maidan darbesinden sonra Kiev'deki Rus yanlısı hükümet devrilip etnik Ruslara yönelik temizlik başlayınca aynı gerekçeyle girdi . Gerekçe yapısı birebir aynı. Herkes "Rusya haksız" diyebilir de bunu Türkiye diyemez, çünkü hukuken aynısını iki kez kendisi yaptı . Üstelik Hatay'da da Kıbrıs'ta da haklıydık, orası ayrı; mesele haklı olup olmamak değil, birine karşı olup öbürünün yanında durabilmek .

Çözüm namuslu bir itiraf. NATO'cuysan NATO'cuyum de, kurtul bu yükten . "Biz yaparsak sorun yok" demek yerine, pragmatik olarak kendi çıkarımı savunuyorum de; Batı'nın çıkarını Batı'dan fazla savunmanın da, insan hakları ve demokrasi timsali kesilmenin de âlemi yok . Buna sözüm yok:

Benim çıkarım o diyorsan tamam, sonuçlarıyla yüzleşirsin. Bunu Naziler de yaptı, sonuçlarıyla yüzleştiler.

İleri Okuma

Paylaş