Yazı

NATO Karşıtlığı Neden Mantıklı

Bir idare hukukçusunun T24'te yayımlanan 'NATO karşıtlığı mantıksız' yazısına cevap: NATO gerçekten anlatıldığı gibi demokrasinin beşiği olsa dahi ona koşulsuz sarılmak stratejik bir aptallıktır. Kaldı ki öyle de değil, çünkü mesele kurucu anlaşmanın lafzı değil, uygulanan sicildir; o sicilin altında da bir sınıf mücadelesi yatar.

Limbo # Zeki Avci ile A'dan Z'ye Natoculuk.

T24'te yayımlanan yazı bizim gibi düşünenleri tek bir cümlede paketliyor: entelektüelliği ve ilericiliği kendine mal etmiş romantik solcular, bilmeden de olsa demokrasinin ve hukuk devletinin karşıtlarının ekmeğine yağ süren NATO düşmanları . Yazının sahibi Ali D. Ulusoy sıradan bir köşe yazarı değil; bir idare hukuku profesörü, üstelik Zeki'nin bir dönem dersine girdiği hocası . Etiketi üstümüzden atmakla uğraşmayacağız, çünkü bu tartışmayı kazanmak için etiketi reddetmek gerekmiyor: yazının bütün öncüllerini kabul etmek yetiyor. Diyelim ki hiçbir ilkesi, hiçbir tarihsel birikimi olmayan, sadece muhalefeti NATO'dan yararlandırmaya çalışan iki siyaset bilimciyiz . Diyelim ki NATO da gerçekten anlatıldığı gibi, kusursuz, demokrasinin beşiği bir kurum. Zeki'nin bütün ısrarı, en cömert öncülü verseniz bile pozisyonun ayakta duramayacağı:

NATO muhteşem bir kurumsa, anlattıkları gibi demokrasinin beşiği, işte falan filansa dahi, dahi NATO'yu, kendinizi, muhalefetinizi korumaya, NATO'culuk yaparak ikna edemezsiniz.

Zeki bunu bir ilişki meselesine benzetiyor : bir insana "sen bana ne yaparsan yap, ben seninim" denmez, denirse karşı taraf neden çaba göstersin. Türkiye'de antidemokratizm on iki Eylül'den beri elli yıldır bilfiil geriye giderken NATO bir kez olsun "birader ne yapıyorsun" dememişken , sen bu sessizliğe rağmen ısrarla "NATO, NATO" demeye devam ediyorsun . Kendini bir NATO generalinin yerine koy: bunlar ne yapsak bizi destekliyor, aman ürkütmeyelim diyorlar, öyleyse Türkiye'de olup bitene neden ses çıkarayım ? Koşulsuz destek, desteklediğin şeyi umursamaz kılıyor. Bu yüzden tartışmanın NATO'nun niteliğine hiç ihtiyacı yok:

NATO güzel bir şey olsaydı da mantıksızdı.

Kaldıracın mantığı basit: tehdit yoksa koz yoktur. Zeki'nin senaryosu, Özgür Özel ya da herhangi bir muhalefet lideri olup arkasındaki halk desteğine dayanarak NATO'yu "fazla sessiz kalırsan Türkiye'yi Doğu bloğuna çekerim" diye ürkütmek . Bu blöf değil, tarihte işlemiş bir hamle. Hatırlatayım: İnönü "başka bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır" diye resmen şantaj yaptı; aynı mantığı Atatürk Lozan'da kullandı, ya bizi bağımsız bir ülke olarak tanırsınız ya da topraklarımız dahil bütün Batı Asya komünistlerin eline geçer dedi . Masada açıkça telaffuz edilmesi gerekmeyen, ama İngiliz İmparatorluğu tehdidi görünce kabul etmek zorunda kaldığı gerçek bir kozdu bu. Tehdit unsuru göstermezsen kozun yok demektir . Oysa muhalefetin yaptığı bunun tam tersi: biraz Avrasyacı, biraz NATO-septik bir hat "varmış gibi" görünmek bile Avrupalı güçler nezdinde pazarlık gücü yaratırken , "ben aslında sizi AKP'den daha çok seviyorum, ben daha iyi Batıcıyım, bizi dışarıda bırakmayın" diye yalvardıkça iki kaybı birden alıyorsun:

hem ezik ve basiretsiz görünüyorsun hem de AKP'nin zaten şu an tırnak içerisinde başarılı yapmış olduğu NATO'culuktan daha üst düzeyde bir şey yapamazsın.

Yapılmışı varken adamlar niye riske girsin? Yirmi beş yıldır Türkiye'yi NATO'da tutan bir iktidar var; Trump gelip "ne istesek yaptılar" diye övdü, övdü bitiremedi . Bu terziden dikilmiş NATOculuğu muhalefet daha ucuza dikemez.

Buraya kadar en cömert öncülü verdik, NATO muhteşemse dahi. Vermeye de gerek yok aslında, çünkü yazının bütün ağırlığı tek bir metnin üstünde duruyor. Ulusoy "demokrat dünya mı, otokrat dünya mı" diye bir başlık atıp bizi bu sahte tercihe sıkıştırıyor , ve "Rusya'ya bin kere tercih ederim" derken gerekçesini kurucu anlaşmanın lafzından devşiriyor : başlangıç maddesi tüm üyelerden demokrasi, kişi özgürlükleri ve hukuk devleti ilkelerini benimsemesini istiyormuş , dördüncü madde bir üyenin siyasi bağımsızlığı tehlikeye düştüğünde ortak istişareyi mümkün kılıyormuş . Elinden bir sürü genç geçmiş bir hukuk hocasının bu kadar pozitivist bir yere düşmesi, "anlaşmada şöyle yazıyor, o halde tercih ederim" demesi asıl skandal.

Washington Anlaşması gerçekte ne diyor?

1949 tarihli Kuzey Atlantik Anlaşması'nın (Washington Anlaşması) başlangıç bölümü, üyelerin "demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine kurulu" ortak mirası ve uygarlığı korumakta kararlı olduklarını söyler. Dördüncü madde ise Ulusoy'un ima ettiği gibi bir "siyasi baskı aracı" değildir; tam metni şudur: taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliği tehdit altında olduğunda taraflar birlikte istişarede bulunur. Yani madde bir yaptırım değil, yalnızca bir danışma mekanizması kurar; kime karşı, ne zaman işletileceği tümüyle üyelerin siyasi tercihine kalmıştır.

Metnin kendisiyle uğraşmak bile fazla, çünkü bu maddeler hiç uygulanmıyor. Zeki'nin sorusu yerinde:

Elli tane Salazar'a niye uygulanmadı bu dördüncü madde? […] Albaylar Cuntası'nda niye tam tersi yapıldı?

Portekiz'de Salazar diktatörlüğüne, Yunanistan'da Albaylar Cuntası'na "demokrasi, kişi özgürlükleri" maddesi hiç işletilmedi; üstelik darbeler bizzat ittifakın gözetiminde oldu. Bu sicilin belgeleri NATO'nun sicili yazısında duruyor.

Bir kurumu broşürüyle mi yargılarız, yaptıklarıyla mı? IŞİD kendini nasıl tanıtıyor: biz emperyalist ülkeler gibi değiliz, gerçek dayanışma burada var, İslam barış dinidir, gerçek demokrasi zaten bizde diyor . ODTÜ'den kalkıp örgüte katılan birinin yazdıkları bile aynı dili konuşur, devlet burada engelliye bütçe ayırıyor, kadına bakıyor, işsize iş buluyor der . IŞİD "biz kafa kesen bir sürüyüz, ABD ve İsrail tarafından fonlanıyoruz" demez elbette . Soru bu yüzden ortada:

Yani burada ne yazıldığına mı bakacağız, pozitivist manada hukuki ilkelere ve burada anlatılana mı bakacağız, pratikte uygulanana mı bakacağız?

Pratiğe bakınca dördüncü madde hiçbir üyeye işlemiyor: Filistin'de yüz bin kişi öldürülürken, İran'da yüz altmış kız çocuğu öldürülürken NATO'dan tek bir çıkış yok . Yakın zamanda Ankara'da yüzlerce kişi tutuklandı; bunların yüzde sekseni "protesto yapma ihtimali var diye" alındı , yani suç işlenmeden, hiçbir suçu yokken, uzun namlulu silahlarla evlerinden . Zirveye gölge düşmesin diye yapıldığını görmek için komplo teorisine gerek yok . Aynı uçurum evin içinde de var: anayasa "Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargıyı bağlar" diye yazar, peki Can Atalay niye hâlâ cezaevinde ? Metinle pratik arasındaki mesafe, tartışmanın kendisi.

Pratiğe bakınca tablo büsbütün tersine dönüyor: NATO Türkiye'nin demokrasisini savunmadı, bizzat tasfiye etti. Türkiye'nin en demokratik dönemi altmış bir ile yetmiş bir arasıydı, altmış bir anayasasının altın çağı; ülkenin ulaştığı en yüksek düşünce gelişkinliği o yıllarda yaşandı . Yetmiş birde ordu, bu kadar demokrasi bize sorun çıkarıyor, işçi hareketi yükseliyor, öğrenci hareketi yükseliyor, sol partiler yükseliyor deyip anayasayı önce askıya aldı :

Seksen darbesi altmış bir anayasasına karşı yapıldı zaten. NATO'nun kendisi yaptı arkadaşlar, Türkiye'deki demokrasiyi bir tehdit olarak gördü.

Darbe sicilini burada yeniden dökmeye gerek yok, onu NATO'nun sicili yazısı yapıyor. Önemli olan yön: koruyucu zannedilen ittifak, koruması gereken demokrasiyi bir tehdit olarak gördü.

Niye tehdit? Çünkü o özgürlük altında milyonlarca insan sola çekilebiliyordu ; alternatif bir sol, tam bağımsız bir Türkiye'nin hayalini kurabiliyordu. Birileri Altıncı Filo'ya doğru namaz kılarken birileri "tam bağımsız Türkiye" diye bağırıyordu, ve rahatsız olunan tam da bu ikinci sesti . Bir izleyicinin hatırlattığı, herkesin bildiği ama adet yerini bulsun diye söylenmesi gereken şey de bu: mesele sınıf mücadelesi . NATO'nun olumlu programı muhatap ülkelerde istikrar, olumsuz programı ise Zeki'nin formülasyonuyla açık:

Olumsuz anlamda da sınıfsal tabana yayılmış, demokratikleşmiş şeylerin engellenmesidir.

Ulusoy'un "demokrat dünya mı, otokrat dünya mı" ikilemi işte bu sınıf eksenini gizleyen bir mistifikasyon.

İleri Okuma

Paylaş