Yazı

Sosyal Demokrasinin Misyonu Bitti mi?

Kültür savaşı, sosyal demokrasinin yüz elli yıl önce icat ettiği numarayı bugün tekrarlıyor: bir hakkı savunmayı, ondan yararlanacak kesime duyulan düşmanlık üzerinden gayrimeşrulaştırıp sınıf mücadelesini kimlik cephelerine bölmek. Sosyal demokrasi Bismarck'tan Blair'e komünist tehdide karşı bir antidot olarak var oldu; tehdit kalkınca CHP de dahil pek çok parti neoliberalizmin aracına dönüştü.

Limbo # Butlanlı Yayın

Kültür savaşı ABD'nin kendi iç dinamiklerinden çıkıp dünyaya sızmış gibi görünür, oysa artık merkezden ihraç edilen bir yönetme reçetesi bu, bütün dünyaya öyle yayılıyor . Mantığı basit: insanlar "çomarlar" ile "elitler" kavgasına kilitlendiği sürece sahnede hep bir A sermaye partisi ile bir B sermaye partisi olur, biri gider biri gelir, ama sermaye sınıfının dışında kalan bir seçenek hiçbir zaman iktidara yaklaşamaz . Kültür savaşının bütün işlevi, tam da bu döngüyü kapalı tutmak.

Peki bu döngüyü neden bu kadar özenle kurmaları gerekiyor? Çünkü işçi sınıfı salak değil : sosyal haklarından kolayca vazgeçmiyor, direniyor, ve bu direnç kırılmadığı sürece hiçbir neoliberal saldırı kalıcı olamıyor. Türkiye'de bu direnci kırmanın yolu darbeden geçti — mahalledeki devrimciler öldürülüp yerlerine torbacılar, tarikatçılar, paramiliter çeteler yerleştirildi, devletin tamamı hücre hücre ele geçirildi , ve devlet kendi varlığını sürdürebilmek için resmen cumhuriyeti yıktı . Ama bu yıkımı her yerde bu kadar eksiksiz tekrarlayamadılar: Fransa'da, Almanya'da işçi sendikalarının örgütlülüğü büyük ölçüde ayakta kaldı, saldırılar orada boşa çıktı . İngiltere Thatcher döneminde ciddi bir zemin kazandı, ama orada bile bugün dibe vurmuş olsa da Türkiye'deki kadar büyük bir yıkım yaşanmadı — toplumun elinde hâlâ daha fazla kazanım kaldı .

Kazanımı Doğrudan Alamayınca Dolambaçlı Yoldan Alıyorlar

Fransa örneği tam da bunu gösteriyor. Fransız kamusal sağlık sigortası sistemi diğer ülkelere göre bayağı sağlam, ve o kaynağı doğrudan Fransız sermayesine aktarmak istiyorlar — ama beceremiyorlar, çünkü liberal argüman tutmuyor, halk o kadar mal değil . Doğrudan yenemeyince taktik değiştiriyorlar: mesele artık "kesinti" değil, mesele göçmenlerin bu refahı "pipetle içmesi" oluyor . Normalde kendi geliri de kesileceği için buna razı olmayacak bir Fransız işçisi, para bir göçmenin cebine gitmesin diye ikna olabiliyor .

Finlandiya ise kazanımın büyüklüğünü gösteriyor — burada devlet güvencesi bireyin en sıradan, en özel kararına kadar uzanıyor :

Sen on yedi yaşında geldiğin anda evinden ayrılman için devlet senin kiranı ödüyor.

2013'te Helsinki'de gördüğü manzara da bunun ete kemiğe bürünmüş hali: bir işsizlik maaşı, bir de devletin ödediği kira ile kendi başına yaşayan on yedi yaşında gençler . Ve asıl can alıcı nokta şu — bu kazanımların büyük kısmı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Finlandiya'da güçlü bir komünist hareketin var olduğu döneme, doğrudan Finlandiya Komünist Partisi'nin mirasına dayanıyor .

Aynı mekanizma Almanya'da, Fransa'da, İngiltere'de yaygın; Türkiye de yavaş yavaş aynı yere doğru gidiyor . Farkı şu: bir kamusal hak tartışması açıldığında devlet göçmen değil kimlik grubu seferber ediyor — ama bundan Kürtler yararlanır, ama Solcular yararlanır, Dersimliler yararlanır, Feministler yararlanır diye. Bir hak tanımlarsanız bundan teröristler de yararlanır gibi bir itiraz her zaman hazır bekliyor . Yöntem aynı yöntem: bir hakkı savunmayı, ondan yararlanacak kesime duyulan düşmanlık üzerinden gayrimeşrulaştırmak. Fransa'da göçmen, Türkiye'de "öteki" — isim değişiyor, sermayenin bu iki kesim arasında oynadığı numara aynı kalıyor.

Sosyal Demokrasi Bir Antidot Olarak Doğdu

Bu numara yeni değil — sosyal demokrasinin kendisi tam da bu numaranın yüz elli yıllık, kurumsallaşmış hali. Almanya'da Bismarck döneminde, komünistler ezilip komünistler yasası çıkarıldıktan sonra gelişti :

Biz bunların bari var ettiği şeylerin bir kısmını verelim de halka, halk komünizme meyletmesin.

Yani mantık aslında düz bir yenilgi itirafı: işçi sınıfının komünistlerini bir türlü yenemeyince, taleplerinin bir kısmını yukarıdan dağıtıp geri kalanını bastırmak. Bu, başarılı olmuş bir sistem — ama başarısının koşulu da içine gömülü: sosyal demokrasi ancak komünist bir tehdit varken yaşayabiliyor . Tehdit yoksa sosyal demokrasinin de var olma sebebi kalmıyor.

Tehdit Somutlaşınca CHP de Büyüyor

Türkiye'de bu ilişki CHP üzerinden işliyor. Erkan Baş'ın defalarca altını çizdiğine göre , CHP'nin iktidara geldiği ya da güçlendiği her dönemde toplumda radikal sol bir yükseliş de yaşanıyor . En çarpıcısı Ecevit hükümetleri dönemi, 1974-79 arası : Devrimci Yol ülkeyi resmen kasıp kavuruyordu; Dev Sol, Halkın Kurtuluşu, TKP, bağımsız sendika hareketleri, öğrenci örgütleri dört bir yanı sarmıştı . Sol o kadar önde gidiyordu ki CHP onun argümanlarını, vaatlerini kullanmak zorunda kaldı — "toprak işleyenin, su kullananın" söylemi, "Kara Oğlan" popülizmi , hepsi bu sol rüzgârın üstüne binme girişimiydi .

Devrimci Yol

Nisan 1977'de yayımlanan bir bildirgeyle sahneye çıkan Devrimci Yol (Dev-Yol), Sovyet ve Çin modellerini reddedip Türkiye'ye özgü bir devrimci hat arayan Marksist-Leninist bir hareketti. Kısa sürede on binlerce taraftara ulaşarak fabrikalarda, üniversitelerde, mahallelerde kitlesel bir örgütlülük kurdu; 12 Eylül 1980 darbesiyle dağıtıldı.

Tuhaf olan şu: bu tarih boyunca CHP'yi solun rüzgârı büyütmüş olsa da CHP hep kendi sağını destekliyor — Ahmet Davutoğlu'dur, Ümit Özdağ'dır, Müsavat Dervişoğlu'dur . Oysa bu örüntünün masum bir tarafı yok. Türkiye'de bir komünist parti — TİP olsun, başka bir sol parti olsun, fark etmez — yüzde ona doğru tırmanmaya başlarsa Türkiye sermayesi CHP'yi acilen göreve çağırır , çünkü AKP'nin böyle bir toplumsallığı durduracak kapasitesi yok; onu ancak CHP bitirebilir . Bir şeyi bitirmek istiyorsanız önce ondan görünmeniz gerekir — tıpkı milliyetçi partilerin birbirini tasfiye edip aynı tabanı yutması gibi . CHP'nin sola karşı da eskiden beri aynı yutucu refleksi var .

Sorun da tam burada: CHP'nin iktidara gelebilmesi zaten Türkiye'de bir sol rüzgârı şart koşuyor , ve TÜSİAD'ın gerçek hesabı da bu — sol tehdit varsa bari sol görünümlü birini getirip bastırsın . Bu yoldan bir iktidar elbette mümkün, ama bedeli baştan belli: yeniden kemer sıkma politikaları, yabancı yatırımcıya sömürge imtiyazları, gençliğin yeniden darmadağın olması .

Tehdit Kalkınca Misyon da Bitti

Sovyetler Birliği yıkılınca sosyal demokrasi de krize girdi — çünkü zaten var olma sebebi oydu. Komünist tehdit ortadan kalkınca kazanımları koruma zorunluluğu da ortadan kalktı, ve CHP dahil pek çok sosyal demokrat parti art arda darbe yiyerek neoliberal bir dönüşüme sürüklendi .

Bunun en açık örneği İngiliz İşçi Partisi — neoliberalin dibi . AKP'nin İngiltere içinde yapamadığı işleri İşçi Partisi'ne yaptırdılar: Irak Savaşı sırasında iktidarda olan, başında Tony Blair'in bulunduğu parti bu . Farklı ülkelerdeki işçi partilerini de benzer biçimde dönüştürmeye ya da satın almaya çalıştılar .

CHP'nin çöküşü de aynı köke bağlanıyor: sosyalizmin çökmesiyle ayağı yerden kesildi, nereye gideceğini bilemedi, ve bu boşlukta darbe üstüne darbe yedi . Çıkış yolu aslında belli — Türkiye'de sol ne kadar hızlı büyürse, sosyalist talepler ne kadar yükselirse, CHP'yi iktidara hazırlayan da o olur — ama CHP bunu kendi soluyla değil, hep kendi sağıyla iş yaparak tersine çeviriyor.

İleri Okuma

Paylaş